Doğanın diyalektiği, her varlığın güçlü olabilmek, kendi versiyonunun en güçlüsü olabilmek için fırsat veriyor. Yaşadığımız her kötü olay aslında bir egzersiz, yaşadığımız her kötü travma zihnimize kazınan bir yol haritasıdır. Yediğimiz her darbe, aslında gelişmesi gereken yanımızın aşısıdır.
İçinde yaşadığımız şu koca evrenin oluşumu tamamen atom ve atom altı parçacıkların hareketi sayesindedir. Kimi zaman insanı kendine hayran bırakan güzelliği, işlevselliği ile kimi zaman sonsuz küçüklüğü ve büyüklüğü ile evren “niçin oluşmuştur?” diye sorup dururuz. Cevap ararız; görünmeyecek denli küçük parçaların, görünmesi mümkün olmayacak denli büyük şu evreni nasıl oluşturduğuna…
İnsan aklının çabuk ulaşamayacağı, ulaşsa rahat kavrayamayacağı, kavrasa da hemencecik inanamayacağı gizler var gibidir. Ama biz burada, bildiklerimizin bize neyi öğretmeye çalıştığına ilişkin biraz kafa yoralım istiyoruz.
Şu devasa evreni oluşturan atom, özünde ortada birbirine tutunmuş proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdek ile onların etrafındaki alan içinde öngörülemez hareketlerle dönen elektronlardan meydana gelir. Doğadaki pek çok atom, elektron dizilimlerini en kararlı hallerine ulaştırma eğilimindedir. Birçok atom için bu ideal denge hali, en dış katmanını sekiz elektrona tamamlamaktır. Kimyada buna “oktet kuralı” denir. Bazı atomların elektronu fazla, bazılarının ise eksiktir. Dolayısıyla o muazzam birleşme işlemi gerçekleşir. Yani atomlar, bu dengeye olan ihtiyaçları sayesinde birleşip etrafımızdaki her şeyi oluştururlar.
Şu evrendeki her şey, zıt kutupların etkileşimi sonucu vardır. Asıl sebep budur. Bastığımız toprağın içine geçmemizi engelleyen elektromanyetik güçtür. Atomları bir arada tutan, bir atomun çekirdeğindeki protonların diğer atomun elektronlarını çekmesidir. Bu çekim sayesinde atomlar birleşip molekülleri, moleküller de maddeyi oluştururlar.
Oluşturulan maddenin sağlamlığı, moleküllerin merkezindeki atom çekirdeğinin “kararlı” olmasından gelir. Çekirdekteki proton ve nötronlar kusursuz bir dengedeyse, o atoma “kararlı atom” denir. Kararlı atomlar o kadar güçlü bir nükleer kuvvete sahiptir ki parçalanmaları neredeyse imkânsızdır. Bir de “kararsız atomlar” vardır. Çekirdek yapısındaki dengesizlik yüzünden kolayca parçalanabilen atomlar… Bu atomlar dengeye ulaşana kadar radyoaktif bozunmaya uğrarlar. Çevresindeki yaşamı tehdit eden, yıkıcı ve kaçınılması gereken atomlardır.
Evet, biz de fark ettik; atomlar için yazılanlar sanki insanlar için yazılmış gibidir. Nihayetinde insanlar da atomlardan oluşmuyor mudur? İnsan da hep bir denge arayışındadır (biz buna genelde anlam arayışı diyoruz). İnsanın kendini dengeleme isteği tüm ilişkileri oluşturur ve o ilişkiler de toplumu kurar. Eğer insan iradesine benzetecek olursak; insan dengedeyse, yani bir anlam gücüne kavuşmuşsa, “kararlı insan” olmuşsa iradesi de ezilmeyecek güçte olur. Dengesini bulamayan “kararsız insanlar” da topluma zarar vermekten kurtulamazlar.
Evrim teorisini yanlış yorumlayanlar meseleye sürekli yaşamın güçlüyü kayırdığı perspektifiyle yaklaşırlar. Bazen bilinçli ve itibarsızlaştırmak için yapılır, bazen de donanımsızlığın sonucu olur. Oysa doğanın diyalektiği, her varlığın güçlü olabilmek, kendi versiyonunun en güçlüsü olabilmek için fırsat veriyor. Yaşadığımız her kötü olay aslında bir egzersiz, yaşadığımız her kötü travma zihnimize kazınan bir yol haritasıdır. Yediğimiz her darbe, aslında gelişmesi gereken yanımızın aşısıdır. Dolayısıyla evren güçlüyü kayırmıyor; güçlü olabilecekken kendi gücünü bulamayıp saklanmaya çalışanları veya kaçanları eliyor. Yaşam böyle süregelmiştir milyarlarca yıldır.
Şervan Tutku











