Bugün toplumsal hiyerarşinin baskıladığı tüm kimlikler arasında, kadın kimliğinin taşıdığı yükün çok daha sarsıcı bir ağırlığa ulaştığı aşikardır. Kadın, yaşamın her evresinde yalnızca varoluşundan ve kimliğinden ötürü çok boyutlu bir baskı kuşatmasıyla karşı karşıya kalır. Doğrudan kadın kimliğini hedef alan bu sistematik yaklaşımlar, çocukluktan yaşlılığa kadar her aşamada kadınları en doğal hakları olan güvenli ve refah dolu bir yaşamdan mahrum bırakmaktadır. Kadın, doğumundan itibaren toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden inşa edilen ve ataerkil sistemin temelini oluşturan bu sistematik tasarımların doğrudan muhatabı haline gelir. Bu bağlamda tam da hayallerin ve potansiyelin en yüksek olduğu gençlik yıllarında, bu sistematik politikalar kadının özgürlük alanını daraltan birer gerçeklik olarak kendini hissettirir.
Sağlık hizmetlerine erişimden şiddete karşı korunma mekanizmalarına, beden politikalarından en temel özgürlüklere kadar geniş bir yelpazede, genç kadınların yaşam alanı sistemli bir daraltma operasyonuna maruz kalmaktadır. Örneğin her gencin omuzlarındaki ortak gelecek kaygısının üzerine, bir kadın için ‘iş hayatında varlığını koruyabilme’ ve ‘hayatta kalabilme’ gibi ek bir varoluşsal yük biner. Bu ağır yükün yanı sıra genç kadınlar, ‘kadın mesleği’ adı altında kristalize edilmiş stereotipik alanlara hapsedilerek, geniş bir istihdam kıskacıyla karşı karşıya bırakılır. Eğitim, bir kadının özgürleşme yolundaki en güçlü anahtarıyken; mevcut politikalar bu süreci bir çıkmaza dönüştürür. Kapitalist ve ataerkil sistem, kadını iki dar seçenek arasına sıkıştırarak ona sahte bir ‘tercih’ sunar: Ya sistemin ağır sömürü çarkları ya da erkek egemen aile kurumunun sağladığı illüzyonel bir konfor alanı. Bu ikinci seçenek, birçok kadın için daha ‘cazip’ bir sığınak gibi gösterilse de aslında kadının eğitim hakkından ve kendi geleceğini inşa etme gücünden sessizce vazgeçtiği bir yol ayrımıdır. Bu durum, özgür iradeyle yapılmış bir tercih değil; aksine dolaylı yollarla kadının özgürlüğünün önüne örülmüş sistemli bir engel politikasıdır.
Bu yapısal engellerin yanına bir başka temel sorun olarak ‘ahlakçılık’ eklenir; kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalar ve kurulan denetim mekanizmaları, genç kadınların giyimlerinden dillerine, hareketlerinden en temel ifade biçimlerine kadar geniş bir alanda kendilerini özgürce gerçekleştirmelerini engelleyen bir baskı aracı olarak karşımıza çıkar. Kamusal alanlarda, özellikle de toplu taşıma araçlarında yoğunlaşan psikolojik, sözlü ve fiziksel tacizler; münferit olaylar değil, aksine genç kadınlara yönelik yürütülen sinsi denetim politikalarının mekânsal birer yansımasıdır. Bunun yanı sıra, genç kadınlara dayatılan tek tipleştirilmiş güzellik algısı; sistemin devamlılığını besleyen ve kadın bedeni üzerinden yürütülen baskı politikalarının bir diğer uzantısıdır. Bu süreç, genç kadınları durmaksızın değişen bir tüketim döngüsüne hapsederek onları kimlik bunalımlarından derin psikolojik sarsıntılara kadar uzanan bir yabancılaşmaya sürüklemektedir. Evden okula, sokaktan ekrana kadar her adımda maruz kalınan reklamlar ve toplumsal dayatmalar, genç kadınların soluklandığı her alanı işgal etmektedir. Genç kadınları durmaksızın kendini sorgulamaya iten, kaçışı olmayan bu psikolojik labirent, onları kendi gerçekliklerinden kopararak sistemin onayladığı yapay bir kimliğe hapsetmektedir.
Bu kuşatmanın en kanlı ve en acımasız yüzü ise şiddettir; zira şiddet, genç kadınların hayatına kastederek onları varoluşlarından koparan en radikal ‘politika’ olarak karşımıza çıkar. Gulîstan, Rojîn, İkbal, Özgecan, Şule ve daha nice isim; aileden sokağa, ikili ilişkilerden devlet mekanizmalarına kadar uzanan bu sistematik şiddet sarmalında aramızdan koparıldı. Bugün kadın kırımı ve şiddet, Türkiye ve Kürdistan’ın kaçınılamaz bir gerçeği olarak her yıl binlerce kadının yaşam hakkını, hayallerini ve geleceğini elinden alan sistematik bir saldırıdır. Bu şiddet sarmalı; dijital mecralardaki tacizlerden ev içi şiddete, partner şiddetinden sokaktaki tehditlere kadar geniş bir yelpazede genç kadınların yaşam alanını nefessiz bırakır. Birçok kadın, bu sistematik baskı karşısında yalnızlaştırılarak sessizliğe itilir; bu sessizleştirme süreci ise nihayetinde kadın kırımıyla trajik bir sona ulaşır. Ne mevcut adalet mekanizmaları ne de toplumsal vicdan kadına koruyucu bir el uzatır. Aksine, en yaygın medya araçları bu şiddeti estetikleştirip normalleştirerek birer tüketim nesnesi gibi önümüze sunmakta, şiddet politikalarını körüklemektedir. Tam da bu noktada, kadınların bu kuşatılmışlıktan sıyrılabilmesi için sistemin dışına taşan alternatif yöntemler hayati bir gereklilik haline gelmiştir.
Genç kadın örgütlenmesi ve önemi
Tüm bu kuşatılmışlığın ortasında, bugün kadınlar kendilerine dayatılan bu köhne sistemin zincirlerinden sıyrılmak için bir araya geliyor; örgütlenerek ve komünleşerek kendi özgürlük alanlarını yaratıyorlar. Genel bir örgütlenme ihtiyacının ötesinde, kadınların yan yana gelişi apayrı bir anlam ve hayati bir değer taşımaktadır. Bir kadın için, benzer varoluşsal sancılardan geçmiş ve aynı toplumsal bariyerlere çarpmış bir başka kadının sağladığı dayanışma ve sağduyulu anlayış, hayati bir eşik teşkil etmektedir. Tam bu noktada kadın örgütleri; genç kadınların bu kolektif anlayışı bulabileceği, kendilerine ait özgür alanlar inşa edebileceği ve hem maddi hem de manevi dayanışmayı örgütleyebileceği hayati merkezler haline gelmektedir. Bu yapılar, sadece bir destek birimi değil; aynı zamanda yaşanan kadın kırımı ve sistematik şiddete karşı toplumsal bir çığlığa dönüşen, kadınların sesini ortaklaştıran en güçlü eylem sahasıdır. Nihayetinde Kadınlar, hem kişisel hayatlarını kuşatan şiddet döngüsüne hem de toplumsal baskıya karşı örgütlenmeyi en temel öz savunma yöntemi olarak benimsemektedir. Örgütlü kadın, erkek egemen sistemin sistematik saldırılarına karşı kendini savunabilecek kolektif bir bilince, her türlü saldırıyı göğüsleyebilecek sarsılmaz bir desteğe ve kendi kaderini tayin edebilecek gerçek bir güce sahiptir.
Kadın örgütleri ve komüniteleri, dayanışmayı sadece pratik bir destekle değil, aynı zamanda derin bir zihinsel dönüşümle taçlandırır. Örneğin Jineoloji atölyeleri, kadınlara ‘kadın bilimini’ yakından tanıma ve içselleştirilmiş erkeklik kalıplarından arınma imkânı sunar. Bu alanlarda kadınlar; patriyarkanın tarihsel köklerini, kadının köleleştirilme süreçlerini ve kendilerine doğrultulan sistemli politikaları çözümleyerek, bin yılların yarattığı bu tahakkümü hem anlamlandırır hem de yıkacak olan bilinci kuşanırlar. Zihinsel dönüşümün yanı sıra, belli başlı kadın örgütleri bu süreci fiziksel savunma disiplinleriyle de tahkim etmektedir. Öz savunma atölyeleri aracılığıyla kadınlara kazandırılan fiziksel ve psikolojik direnç pratikleri; şiddete karşı somut bir güç aşılarken, kadının kendi bedeni ve iradesi üzerindeki kontrolünü yeniden kazanmasını sağlar. Ek olarak, adalet arayışında olan kadınlar için örgütlenme; hem sokaklarda hem de dijital mecralarda yankılanan kolektif bir itiraza dönüşmektedir. Sanal medya platformlarından meydanlara uzanan bu ağlar, cezasızlık politikalarına karşı kamuoyu oluşturmak ve faillerin görünmez kılınmasını engellemek için hayati bir dayanışma alanıdır. Günümüz adalet sistemlerinde, en özgürlükçü kabul edilen coğrafyalarda dahi kadınlar; binlerce yıllık normalleştirilmiş politikalar ve kökleşmiş önyargılar nedeniyle haklarına erişememektedir. Kadın bedeninin ve kararlarının hâlâ erkeğin mülkiyetindeymiş gibi algılandığı bu düzende; kadın örgütlenmesi ve feminist bilinç, bu tarihsel boyunduruğu kıracak en büyük dayanışma ve güç kaynağıdır.
Bu süreç, aynı zamanda toplumsal yapının kadına biçtiği dar kalıpları da parçalar. Başlangıçta sadece ‘aile içindeki kız çocuğu’, sonrasında ise ‘makbul eş adayı’ olarak kodlanan kadın; örgütlü dayanışmanın gücüyle kendi iradesine sahip çıkan bağımsız bir özneye dönüşür. Genç kadın, kendisine yönelik baskı politikalarını kavradıkça, yaşadığı çıkmazların kişisel kusurlar değil, sistemsel dayatmalar olduğunu fark eder ve bu büyük yalnızlık illüzyonundan sıyrılır. O, artık sadece kendi özgürlüğü için değil; kendisinin de her an maruz kalabileceği haksızlıkları yaşamış diğer kadınlar için de bir dayanak noktasıdır.
Adrienne Rich, ‘Kadınlar arasındaki bağ, patriyarkanın en çok korktuğu şeydir; çünkü bu bağ, erkeklerin kadınlar üzerindeki duygusal ve ekonomik tekelini sarsar,’ der. Tam bu noktada; kadın dayanışması ve örgütlenmesinin basit bir hak arama mücadelesi olmanın ötesinde, binlerce yıllık sistematik sömürüye karşı örülen kolektif bir bilinç ve yapısal bir direniş olduğunu kavrarız. Bu çok boyutlu direniş; kadınları sağlık hizmetlerinden eğitime, iş yaşamından sosyal alanlara kadar her adımda karşılayan haksızlıklara karşı sarsılmaz birer özneye dönüştürür. Örgütlü mücadelenin sağladığı bu güç, kadını sistemin nesnesi olmaktan çıkarıp kendi hayatı ve bedeni üzerinde mutlak söz sahibi olan, her türlü şiddet sarmalına karşı bilinçle donanmış güçlü bireyler haline getirir.
Birgül Daş









