Tarihe baktığımızda Ortadoğu, olumlu-olumsuz bir çok ilkin temelinin atıldığı bir coğrafyadır. İnsanlığın ilk olarak yerleşik hayata geçtiği ve toplumsallığın geliştiği bir bölge olmasından kaynaklı hep bir merkez konumunda olmuş ve araştırılan bir bölgedir. Ortadoğu, birçok toplumsal çelişkinin kaynağı durumunda olan kadın-erkek çelişkisinin de geliştiği yerdir.
Kürt halk önderi Abdullah Öcalan, yaptığı son değerlendirmelerde kadın-erkek çelişkisinin yaklaşık 30 bin yıl öncesine dayandığını ifade ediyor. Şüphesiz bu çelişkinin başlamasıyla erkek mutlak egemen, kadın da mutlak tutsak durumuna düşmemiştir. Erkek hâkimiyeti, ardından gelen binlerce yıllık bir çatışmanın sonucunda gelişmiştir. Yani uzun bir süre anaerkil toplumla erkek egemenlikli gelenek iç içe, çelişki ve çatışma içinde yaşanmıştır.
Günümüzde kadın esaretinin bu kadar derinliğine yaşanmasının ardında bu tarihsel gerçekliğin payı yüksektir. Bugün dogmatizmin, cinsiyetçiliğin derinliğine yaşandığı Ortadoğu’da kadın özgürlüğünü savunmak ve kurtuluş mücadelesini vermek, belki de dünyanın en zor işidir. Ancak buna rağmen, başta Kürdistan’da olmak üzere bölgede yükselen kadın özgürlük mücadelesi bir o kadar görkemli oluyor.
Kadın olgusu, yaşamın özünü oluşturduğu için, ilk toplum kadın etrafında kurulduğu için, kadının esaret gerçeği ile yaşamın esaret gerçeği birbirine bağlıdır. Erkek egemenliğinin binlerce yıla dayanan baskısının oluşturduğu kadın esaretine rağmen bugün halen toplumsal ilişkileri belirleyen kadındır. Bunun için kadın özgürleşmeden toplum, dolayısıyla yaşam özgürleşemez diyoruz. Kadın özgürlük mücadelesinin evrenselleşen ‘Jin, Jiyan, Azadi’ formülünün özü de budur.
Bu nedenle kadının tarihsel tutsaklığını ve bunun toplumsal nedenlerini araştırmak, bilince çıkarmak ve anlamak, özgür bir toplumu inşa edebilmenin temel şartıdır. Bu perspektiften bakıldığında, Ortadoğu’nun kadim toprakları, kaybedilen özgürlüğün yeniden keşfi için merkezi bir öneme sahiptir. Ortadoğu, özelde Mezopotamya bu anlamda kadın tarihinin hem kaybolduğu hem de yeniden dirildiği coğrafyadır.
Kadın, binlerce yıldan beridir erkek egemen toplum yapılarıyla çatışarak bugüne gelmiştir. Erkek egemenliğinin toplumsal yaşamı şekillendirmesi, kadınların yaşam özünü yavaş yavaş köleleştirmiştir. Bu anlamda Ortadoğu’nun 30 bin yıllık tarihi, erkek egemen zihniyetin damgasını taşıyan hükümranlık, zulüm ve parçalanma temalarıyla şekillenmiştir. Ancak kadınlar buna rağmen, bu tarihsel baskı karşısında direnmiş ve kültürel miraslarını korumayı başarmıştır.
Kadının tarihsel direnişi, sosyal bilimler açısından önemli bir araştırma alanı sunar. Eğer bu tarih doğru biçimde analiz edilebilir ve ona uygun bir sosyolojik yaklaşım geliştirilebilirse, kadın ve toplumun özgün kimliği yeniden keşfedilebilir. Ortadoğu’daki kölelik tarihinin çözümlenmesi, aynı zamanda özgürlük ve yaşam tarihine ulaşmanın yolunu açacaktır. Kadının kölelik tarihi bu topraklarda gizlidir; dolayısıyla özgürlüğün çıkışı da buradan, kadının toplumsal özneliğiyle şekillenecektir.
Bu uzun tarih boyunca kadınlar, kölelik kültürünü hiçbir zaman bütünüyle kabul etmemiştir. Farklı stratejiler ve yöntemlerle direnişi hep sürdürmüş, su gibi yaşamın yolunda akmayı başarmışlardır. Lilith mitolojisi, Amazon kadınları ve diğer tarihsel figürler kadar, güncele damgasını vurmuş Zarife ve Sara gibi örnekler, kadın direnişinin simgesel temsilidir.
Yaşadığımız coğrafya, ilk kadın devriminin gerçekleştiği bir bölge olarak, günümüzde de kadın merkezli yaşamın izlerini taşır. Mitolojik hikâyelerimizde, dilimizde, bayram ve ritüellerimizde, halı ve kilim desenlerinde, elbiselerimizde, takılarımızda, dövmelerimizde, ninnilerimizde ve ağıtlarımızda kadın eksenli yaşamın derin etkileri gözlenmektedir. Kadınların saç örme biçimleri bile, bu coğrafyanın kültürel belleğinde yaşamın sürekliliğini simgelemektedir.
Özellikle Ortadoğu ve Kürdistan kadınlarının savaşta, komünal yaşamda ve dayanışmada sergilediği güç, ancak bu tarihsel ve toplumsal köklerle açıklanabilir. Bu kökler, yaklaşık 30 bin yıl öncesine uzanmakta ve kadın-toprak-toplumsallık ilişkisinin sürekliliğini göstermektedir. Toprağı ve toplumsallığı sevme, var olmanın ve yaşamın temel ilkesi olarak kadın merkezli bir bilinçle bugün de yaşatılmaktadır.
Kadının tarihsel gerçekliği, özgürlük mücadelesi ve toplumsal bilincin gelişimi açısından merkezi bir öneme sahiptir. Kadın özgürlük ideolojisi, hakikate ulaşmanın, özümüzü bulmanın ve toplumsal eşitliği sağlamanın temel aracıdır. Bu tarihsel bilinçte derinleşerek her alanda mücadeleyi yükseltmek, bizi binlerce yıldır özlemini çektiğimiz özgür yaşama ulaştıracaktır.
Hicran Akdağ










