Alain Badiou günümüz Fransız felsefesinin en özgün isimlerinden biridir. Postmodernizmin her türlü evrensel doğruyu reddettiği ve her şeyin kişiye göre değiştiğini savunduğu bir çağda Badiou inatla evrensel hakikatlerin varlığını savunur. Onun felsefesi köklerini matematikten ve sokaktaki militan mücadeleden alır. Badiou için siyaset sadece devleti yönetmek, yasa çıkarmak veya seçim kazanmak gibi sıradan işlerden ibaret değildir. Onun felsefesinde siyaset, doğrudan doğruya varlık ve hakikat ile ilgili ontolojik bir meseledir. Badiou’nun daha sonra geliştireceği komünist hipotez veya devletten uzaklaşma gibi fikirleri tam olarak anlayabilmek için öncelikle onun politik ontolojisinin temel kavramlarına bakmak gerekir.
Badiou ontolojiyi, yani varlık bilimini matematiksel küme kuramıyla açıklar. Ona göre içinde yaşadığımız toplum veya sistem felsefi anlamda bir durumdur. Bu durum, içindeki bireylerin, grupların ve nesnelerin bir araya geldiği genel bir kümedir. Ancak bu durum kendi haline bırakılmaz ve Badiou’nun Durumun Devleti olarak adlandırdığı mekanizma devreye girer. Devletin temel varoluş amacı toplumdaki herkesi saymak, sınıflandırmak ve onlara birer kimlik atayarak her şeyi kontrol altında tutmaktır. Devlet kimin işçi, kimin öğrenci, kimin vatandaş veya kimin yasadışı olduğuna karar vererek toplumsal bağları sabitler. Fakat Badiou’ya göre her durumda devletin sayımından kaçan, devletin kurallarına göre hiçbir yasal veya siyasi karşılığı olmayan bir kesim mutlaka vardır.
Badiou toplumun kıyısında kalan, siyasi temsil hakkı bulunmayan ve düzenin yok saydığı bu alana boşluk (void) adını verir. Devlet bu boşluktan ölümüne korkar ve onun hiçbir zaman görünür olmamasını sağlamaya çalışır. İşte Badiou felsefesinde gerçek ve özgürleştirici siyaset, mevcut durumun katı kurallarını aniden yırtıp geçen ve bu boşluğu tarih sahnesine taşıyan öngörülemez bir Olay ile başlar. Olay, devletin o güne kadar yok saydığı ve siyasi bir kapasitesi olmadığını iddia ettiği insanların aniden ortaya çıkarak mutlak bir varoluş kazanmasıdır. Fransız Devrimi veya Mayıs 68 gibi tarihsel kırılmalar Badiou için böyle birer Olaydır. Olay gerçekleştikten sonra ortaya çıkan yeni eşitlik fikrine tutkuyla bağlanmak gerekir ve Badiou bu bağlanma haline sadakat der. Bireyler devletin kendilerine biçtiği pasif rolleri reddedip bir Olaya sadık kalarak eyleme geçtiklerinde artık sıradan birer insan olmaktan çıkarlar. Kendi hayatlarını aşan evrensel bir hakikatin parçası olarak tarihi değiştiren siyasal bir Özne haline gelirler. Dolayısıyla Badiou’nun politik ontolojisinde özne, klasik Marksizmde olduğu gibi baştan var olan sosyolojik bir sınıf veya kimlik değildir. Özne ancak mevcut düzeni parçalayan bir Olaya gösterilen militanca sadakat sonucunda sonradan inşa edilen devrimci bir iradedir.
Badiou’da Komünizm nedir?
Yukarıda da belirttiğim üzere Badiou’yu salt “neden devrim olmuyor/inşa edilen devrim yaşamıyor?” sorularını soran bir akademisyen olmasının ötesine geçiren, özgürleşme meselesine dair arayışlarını içerdiği düşünceler Komünist Hipotez metni ve bunun etrafında ilerlettiği tartışmalar özünde Marksizm’in tarihsel olarak beklediği Avrupa devriminin gerçekleşmemesi ve daha da ilerisinde 1968 ayaklanmalarının bir sonuca erememesinin getirdiği itkidendir. Hakikatin temeline eşitlik ve özgürlük kelimesini koymuştur ve bu yörüngede özgür bir yaşamın alternatifi arayışına girmiştir. Badiou’yu ilk okumada anlamlandırması zor bir filozof olarak karşıma çıkmıştı. Bunun en önemli sebeplerinden biri de aslında “komünist” olarak adlandırdığımız siyasetlerin lügatından çok farklı bir lügat geliştirmesiydi. Belki de Badiou’nün komünizmini anlamak adına söyledikleri üzerinden parça parça gitmek çok iyi olacaktır. Öncelikle, Badiou’da Komünizm nedir?
Badiou, komünizmi ve eşitliği anlatırken Platon ve Kant’ın fikirlerini harmanlayarak onları pasif birer teori olmaktan çıkarıp sokağa ve eyleme taşır. Platon’dan aldığı ilhamla komünizmin kusursuz ve ölümsüz bir “eşitlik” hayali olduğunu savunur; geçmişteki devlet deneyimleri bu hayalin kusurlu kopyaları olup çökmüş olsa bile, zihnimizdeki o ebedi eşitlik fikri asla yok olmaz. Kant’tan ise komünizmin katı bir kurallar kitabı değil, siyasi eylemlerimizde bize neyin doğru olduğunu gösteren ve ufkumuzu belirleyen entelektüel bir pusula olduğu fikrini ödünç alır. Ancak Badiou’nun asıl fark yaratan dokunuşu, bu pusulanın bir ütopya olarak kalmasına şiddetle itiraz etmesidir. Ona göre komünizm, sıradan insanların sokağa, barikata veya bir isyana katılarak bu eşitlik hayaline sahip çıktığı, böylece sadece hayal kuran bireyler olmaktan çıkıp tarihi değiştiren aktif birer siyasal özneye dönüştüğü canlı ve militan bir mücadelenin ta kendisidir.
Bir idea olarak komünizmi tartıştıktan sonra, metnin başında da referans verdiğimiz Komünist “hipotez” kısmına dönmek istiyorum. Badiou neden hipotez kelimesini kullanır? kendi matematiksel felsefesi burada kritiktir. Bilim ve matematik tarihinde bir hipotez, henüz kesin bir kanıta ulaşamamış olsa bile araştırmacıya neyi araması gerektiğini gösteren bir kılavuzdur. Badiou bu durumu meşhur Fermat Teoremi ile açıklar. Bu teoremi ispatlamak için yüzyıllar boyunca yapılan sayısız hesaplama ve girişim başarısız olmuş veya çıkmaza girmiştir. Fakat hiçbir matematikçi bir ispat denemesi başarısız oldu diye teoremin kendisinin yanlış olduğunu söyleyip hipotezi terk etmemiştir. Badiou siyasete de aynı bilimsel tutarlılıkla yaklaşır. Ona göre komünizm, insanlığın radikal ve evrensel eşitliğini savunan büyük bir felsefi hipotezdir. Badiou da devrimci mücadele deneyimindeki başarısızlıkları tıpkı başarısız ispat denemeleri olarak görmektedir.
Tarihsel Kırılmalar ve Yeni Bir Siyaset Arayışı
Badiou, özgürleştirici siyasetin modern tarihini arada kırk yıllık bir yenilgi döneminin bulunduğu iki büyük sekansa ayırır ve günümüzde üçüncü bir sekansın arayışı içinde olduğumuzu belirtir. Birinci sekans 1792 Fransız Devrimi ile başlayıp 1871 Paris Komünü ile sona eren kuruluş dönemidir. Bu dönem kitlelerin doğrudan isyanıyla iktidarı ele geçirmesine odaklanır. Birinci sekansın zirvesi olan Paris Komünü, Badiou felsefesinde sıradan bir isyan olmanın ötesinde olağanüstü bir siyasal olay olarak tanımlanır. Komün, kitlelerin kriz anında devleti burjuva siyasetçilere teslim etmeyi reddedip kendi kaderini eline aldığı ilk büyük kopuştur. Bu kopuş devlet mekanizmasının basitçe ele geçirilemeyeceğini, tamamen parçalanması gerektiğini göstermiştir. Burada mevcut düzende hiçbir siyasal kapasitesi olmadığı düşünülen ve yok hükmünde (inexistent) sayılan isimsiz işçilerin aniden tarih sahnesine çıkarak mutlak bir varoluş (maximal existence) kazandığı anı temsil eder. Fakat askeri ve örgütsel bir parti kapasitesinin eksikliği Komünün hayatta kalmasını engellemiştir.
Birinci sekansın örgütsüzlük sorununa bir yanıt olarak doğan ikinci sekans 1917 Ekim Devrimi ile başlayıp 1976 Çin Kültür Devrimi ile biter. Bu dönemin temel sorusu devrimin nasıl kazanılıp korunacağıdır ve Lenin’in disiplinli öncü partisi bu sorunun çözümü olmuştur. Parti iktidarı korumakta başarılı olsa da yarattığı parti-devleti modeli zamanla bürokratik bir otoriterizme dönüşmüş, kitleleri siyasetin dışına iterek kendi içinde çürümüştür. İkinci sekansın zirvesi olan Çin Kültür Devrimi bu parti modelinin aşılamaz çelişkilerinin patlak verdiği yerdir. Badiou bu dönemi sıradan bir iktidar savaşı değil, bizzat parti-devleti hiyerarşisinin tükenişine karşı bir isyan olarak okur. Mao yeni sömürücü sınıfın partinin içinde olduğunu fark ederek kendi kurduğu devlete karşı kitleleri isyana çağırmıştır. Şangay Komünü ve Wuhan olayları gibi radikal girişimler bu krizin tepe noktalarıdır. Ancak devletin temel dayanağı olan ordunun bölünmesi riski karşısında isyancı kitleler bastırılmış ve düzen yeniden kurulmuştur. Bu sonuç devrimci siyasetin artık parti-devleti şeması içinde yürütülemeyeceğinin kesin kanıtı olmuştur.
İkinci sekansın tükenişiyle eşzamanlı yaşanan Mayıs 68 olayları ise klasik solun ve parti siyasetinin reddedildiği, üçüncü sekansın işaret fişeği olan karmaşık bir Olaydır. Badiou bu süreci öğrenci isyanları, büyük genel grevler ve kültürel kopuşlar üzerinden okur ancak asıl kalıcı olan boyut eski siyaset anlayışından kopuştur. Bu dönemde geleneksel partilerin ve sendikaların miadını doldurduğu fark edilmiştir. Öğrenciler ve işçiler sendika yöneticilerinin arabuluculuğu olmadan doğrudan fabrikalarda buluşmuş, devletin dayattığı katı sınıf ve mekan ayrımlarını yıkmışlardır. Sonuç olarak bütün bu tarihsel analizler bizi üçüncü sekans arayışına götürür. Paris Komünü savunmasız kalıp yenilmiş, bu sorunu çözen parti-devleti ise kendi bürokrasisine hapsolarak devrimi yutmuştur. Bugün yapılması gereken şey devletten ve partilerden tamamen bağımsız ancak kendine has yeni bir kolektif siyasal disiplin üretebilecek partisiz siyaset biçimleri arayışında olmaktır.
İlk sekansta devletin alaşağı edilmesi gerektiğinde hemfikir olunmuştur fakat devrim kendini yaşatamamıştır. İkinci sekansta ise devrimi koruyacak bir yapının gerekliliği ortaya çıkmıştır, fakat bu yapının da yıkılmaya çalışılan devlet kadar iktidarlaştığı aşikardır. Üçüncü sekansta sunduğu partisiz siyaset alternatifinde Badiou devletten uzak olmayı işaret ederken, ürettiği alternatif siyaseti uzaklaşma kavramı üzerinden açıklamayı tercih eder. Bu, yirminci yüzyıl devrimciliğinin en büyük takıntısı olan yıkım mantığına karşı geliştirilmiş temel bir stratejidir.
Klasik devrimci anlayış devleti kötü bir aygıt olarak görür ve onu siyasi bir güçle ele geçirip yıkarak yerine proletaryanın devletini kurmayı hedefler. Ancak Badiou, bu yıkım tutkusunun toplumu sadece eski devletten daha bürokratik ve zalim olan yeni devletlere götürdüğünü savunur. (Reel Sosyalizm deneyimini işaret ederek) Bu nedenle devleti doğrudan hedef alıp onunla simetrik bir savaşa girmek yerine devletin etki alanından geri çekilmeyi önerir. Bu geri çekilme toplumdan soyutlanmak veya inzivaya çekilmek değildir. Aksine, hayatın tam göbeğinde kalarak ama devletin kurallarını, kelimelerini ve kategorilerini kesinlikle reddederek yeni bir siyaset alanı inşa etmektir.
Devletten Uzaklaşma ve Alternatif Örgütlenme
Badiou bu stratejinin nasıl uygulanacağını tarihten ve kendi siyasi pratiklerinden örneklerle somutlaştırır. Bunlardan en önemlisi Fransa’daki belgesiz göçmenler, yani kağıtsızlar (sans-papiers) mücadelesidir. Devlet bu insanları yasadışı, kaçak veya bir güvenlik sorunu olarak kodlarken, geleneksel sol partiler onlara yardıma muhtaç mağdurlar olarak yaklaşmıştır. Badiou ve yoldaşları ise devletin kimlik dayatan bu dilinden tamamen uzaklaşmışlardır. Onlara kaçak demeyi reddedip doğrudan işçi sıfatını kullanmış ve “burada olan buralıdır” ilkesini savunmuşlardır. Devletin gözünde yok hükmünde olan bu insanlar, devletten hiçbir yasal izin talep etmeden doğrudan fabrikalarda ve mahallelerde toplanarak kendi siyasi varoluşlarını kurmuşlardır. Bu durum devletin onlara biçtiği kategorilerden sıyrılıp eşit siyasi özneler olarak ortaya çıkmanın net bir örneğidir.
Uzaklaşmanın bir diğer boyutu ise devletin siyaset yapmak adı altında dayattığı oyun alanını, özellikle de parlamenter illüzyonu reddetmektir. Badiou seçimleri devlete meşruiyet kazandıran ve halkı pasif seçmenler olarak sisteme hapseden devasa bir operasyon olarak değerlendirir. Kötünün iyisini seçmek veya parlamentoya temsilci göndermek yerine oy sandıklarına sırt çevirmek gerekir. Bunun alternatifi ise fabrikada, okulda veya mahallede insanların kendi doğrudan kararlarını alacağı bağımsız meclisler ve toplantılar düzenlemektir. Son olarak Mayıs 68 olayları sırasındaki işçi ve öğrenci buluşmaları da tarihi bir uzaklaşma pratiği olarak öne çıkar. Devlet ve resmi sendikalar öğrencilerin okulda, işçilerin ise fabrikada kalmasını emrederken öğrencilerin doğrudan fabrikalara yürümesi ve aracıları devreden çıkararak işçilerle ortak eylem kararı alması devletin sınıf ve mekan sınırlarını boşa çıkarmıştır.
Aslında söz konusu öneriye yönelik en önemli itirazlardan birisi belki de bu alternatifin inşası ile kopuş sürecinin devlet tarafından sabote edilip edilemeyecek (Owen’cı sosyalizmin kaderi) ya da sermaye tarafından delinemeyecek (Zapatistalar’a yönetilen eleştirilerden) bir noktada olduğuna nasıl emin olabiliriz? Evet, bir siyasetin kendini var edip edemeyeceği tam anlamıyla kendini ne kadar örgütleyebildiği ile alakalıdır. Ama bu Olay’daki “sadakat”in kendini var ederek komünizme doğru götüreceği bir süreç için de kendimizi var edebilmek gerekir. Burada Kürt özgürlük hareketinin öz savunma stratejisi Badiou’nun eksik bıraktığı yeri çok iyi tamamlamaktadır.
Komün deneyimleri ve Rojava devrimine yönelik topyekün saldırılar da göstermiştir ki örgütlü halkın öz savunması inşa olmadan devrimi yaşatmak gibi bir gerçeklik mümkün değildir. Zira kapitalist modernite ve onun devleti tıpkı Owen’cıların deneyiminde görüldüğü üzere, salt kendine karşı açıktan savaş yürüten güce değil, ne kadar asayişini tehdit etmese de kendisine alternatif sunan herhangi bir yapıyı da yok etmek ve kendi virüsünü oraya da zerk etmek gibi bir anlayışı vardır. Bu açıdan öz savunma olmazsa olmazdır.
Belki de verilecek bir başka eleştiri Olay kavramının siyaseti mucizevi anlara hapseden pasifist bir bekleyiş yaratma riski taşımasıdır. Olay’ın aniden gerçekleşmesi üzerinden okunması ile değil; devletçi anti-toplumsallığa isyan bayrağını çekmiş komünal çıkışlar bütününe ve onun örgütlenme süreçlerine yönelik daha derinlikli bir yaklaşımda bulunmak gerekir. Komün bu şekilde incelendiğinde, gökten düşen veya bir anda beliren bir hakikat değil; Neolitik çağdaki köy komünlerinden Bedreddinlere, oradan günümüz komünlerine kadar ilmek ilmek işlenen tarihi bir damardır. Devrim, anlık bir patlama yani Badiou’cu anlamda bir Olay değil, toplumun tarihsel hafızasının sürekli örgütlenmesidir.
Jiyan Bahadır










