Suriye’de son haftalarda gelişen siyasal ve askeri gelişmeler, özellikle Rojava’da yaşayan halklar üzerinde derin duygusal etkiler yaratmıştır. Bu duygusal yoğunluk, doğal olarak halkın tepkilerini ön plana çıkarmaktadır. Bu kendi başına anlaşılır ve olması gereken bir durumdur. Ancak özgürlük hareketi karşıtı bazı çevreler, bu durumu fırsata dönüştürerek, Rojava’da inşa edilmiş olan demokratik ulus perspektifine yönelik saldırılar ve manipülatif söylemler geliştirmekte, bu söylemlerle Kürt halkına etki etmek istemektedir. Hatta duygusal yaklaşan bazı kişiler, kimi zaman bu söylemlere karşılık vererek söz üretmekte, tartışmalara katılmaktadır.
Kürt milliyetçiliğine sarılan bu çevrelerin bütün bir çabası, demokratik ulus perspektifinin yanlış olduğunu, bu perspektifle hareket edildiği için Rojava’nın bu tasfiye saldırılarına maruz kaldığı yönünde algı oluşturmaktır. Bunun üzerinden de özgürlük hareketini ve Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ı zayıflatmaktır. Bu yönlü korkunç bir propaganda yürütülmektedir, her tür yalan ve çarpıtmaya başvurulmaktadır. Oysa aklı başında olan, bölgeye ve küresel sermaye güçlerinin Ortadoğu’daki hesaplarından biraz haberdar olan herkes gerçeğin bu olmadığını rahatlıkla kavrayabilir. Ortada Güney Kürdistan’ı da kapsayan uluslararası bir müdahale var, bu durum gittikçe somutlaşacaktır.
Ortadoğu, yakın tarih boyunca emperyal müdahalelerin, sömürgeci politikaların ve ulus-devlet projelerinin sıkça sahnelendiği bir bölge olmuştur. Kürdistan coğrafyası ise bu süreçte sürekli parçalanmış, statüsüz bırakılmış ve dışarıdan belirlenen sınırlarla biçimlendirilmiş bir alan olmuştur. Halkların kendi iradesiyle yaşayabilme kapasitesi, yüzyıllardır hegemonik çıkarlar, enerji ve stratejik hatlar üzerinden şekillenen güç oyunları tarafından sürekli sınanmıştır. Bu bağlamda Rojava’da kurulan siyasal ve toplumsal model, sadece bir coğrafi deneyim değil; halkların bir arada yaşama iradesinin, eşitlik ve özgürlük perspektifinin somutlaşmış hali olarak tarihsel bir değere sahiptir.
Halkların kardeşliğine dayanan demokratik ulus perspektifi, bir ahlaki çağrı ya da soyut bir ütopya değildir. Bu yaklaşım, devletçi, milliyetçi ve tekçi sistemlerin dayattığı ayrıştırıcı politikaların karşısında geliştirilmiş, pratik ve somut bir toplumsal örgütlenme modelidir. Farklı halklar, inanç grupları ve kimlikler, kendi öznelliklerini koruyarak ortak bir siyasal ve toplumsal yaşam inşa edebilmiştir. Bu durum, halkların birbirini bastırmadan, eritmeden ve eşitsizlik yaratmadan birlikte yaşayabileceğini ortaya koyan ender deneyimlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Kürt halkının birliği, bu perspektifin ayrılmaz bir parçasıdır. Buradaki birlik, dar bir ulusal homojenleşme ya da üstünlük talebi anlamına gelmez; aksine parçalanmış bir halkın kendi özgürlük iradesini, toplumsal ve siyasal karar süreçlerine katılımını ve kendi kaderini tayin etme kapasitesini ifade eder. Kürt halkının birliği zayıfladıkça, halklar arası eşitlik ve ortak yaşam ihtimali de gerilemiş; özgürlük mücadelelerinin etkisi sınırlandırılmıştır. Bu nedenle birlik, yalnızca Kürtler için değil, bölgedeki tüm halklar için bir güvence ve umut alanı oluşturmaktadır. Kürt milliyetçiliği adına hareket eden söz konusu çevrelerin Kürt birliğini ve demokratik ulus perspektifini karşıtmış gibi göstermesi temelsiz bir iddia olmaktan öteye bir anlam ifade etmiyor. Kürt ulusal birliği, demokratik ulus perspektifinin temel bir parçasıdır, ayrı düşünülemez.
Rojava deneyiminde bu birlik perspektifi, Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen ve diğer halklarla kurulan ortak örgütlenme ve karar mekanizmalarıyla somutlaşmıştır. Yine enternasyonalistlerin katılımı, bu modelin evrensel boyutunu güçlendirmiştir. Avrupa, Türkiye ve Arap coğrafyasından gelen enternasyonalistler; eşitlik, özgürlük ve ortak yaşam perspektifini savunmak için bu mücadeleye katılmıştır. Bu durum, demokratik ulus perspektifinin yalnızca yerel değil, evrensel bir anlam da taşıdığını göstermektedir.
Bugün Rojava’ya dönük siyasi ve askeri müdahaleler, bu deneyimi parçalamayı ve halkları yeniden milliyetçi ve ayrımcı kamplara hapsederken, aynı zamanda Kürt birliği ile halkların kardeşliği arasında yapay bir karşıtlık yaratmaya çalışmaktadır. Milliyetçi ve ırkçı söylemler, halkların duyarlılığını manipüle etmek için bilinçli biçimde kullanılmakta; bu söylemlere tepki gösteren halkın duygusal tepkisi, manipülasyonların etkisini daha da görünür kılmaktadır. Ancak tarihsel ve toplumsal gerçeklik, Kürt halkının özgürleşme iradesi güçlendikçe, halklar arası eşitlik ve ortak yaşam ihtimalinin de güç kazandığını göstermektedir.
Bu çerçevede, bugün Kürt halkının birliğini yüksek sesle savunmak bir sorumluluk olduğu kadar, aynı zamanda halkların kardeşliği sloganını da haykırmak gerekmektedir. Birlik ve kardeşlik birbirini tamamlayan, güçlendiren ve koruyan iki eksendir. Birinin eksikliği diğerini zayıflatır; ikisinin birleşimi ise Ortadoğu’daki yüzyıllık savaş, sömürü ve ayrımcılık döngüsüne karşı geliştirilmiş en güçlü politik ve etik müdahale haline gelir. Rojava deneyimi, halkların kardeşliğinin sadece bir söylem olmadığını, pratikte kurulmuş bir örgütlenme ve özgürlük zemini olarak var olduğunu ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Kürt halkının birliği ve halkların kardeşliği, yalnızca bölgesel bir siyasal mesele değil; insan onurunu, eşitliği ve ortak yaşamı savunan tarihsel bir duruştur. Bu perspektifin savunulması, halkları manipülatif oyunlara karşı koruyan, farkındalık yaratan ve gelecek kuşaklara umut taşıyan en güçlü araçtır. Kürt halkı ve Rojava deneyimi, bize bir kez daha göstermektedir ki, özgürlük yalnızca tek bir halkın değil; halkların eşit, özgür ve onurlu bir biçimde bir arada yaşayabilmesinin ürünü olarak mümkündür.
Ali Güney









