Bütün ihanetler bencillikle başlıyor gibi. Ve bu ihanetler bir yüzde, böyle bakan gözlere sebep oluyordu. Ben, bir daha hiçbir yüzde öyle bakan bir gözle karşılaşmak istemiyordum. O yüzdeki gözün acısında payım olsun istemiyordum. Sonu onlar gibi bitmeyen bir çift göz istiyordum.
İnsanın hafızasından en geç silinen şey, gözlerdir derler. İnsanı en doğru yansıtan da gözleridir. İnsan; sözleriyle kandırabilir, ama gözlerine kimse kanmaz. Bu yüzden insanın en gerçek yeri gözleridir.
Şeyh Said’i küçükken duvarlardaki resimlerinden tanıdım. Amed’de neredeyse her evde, her dükkanda mutlaka küçük bir resmi vardı. O resimlerde insanın en içine bakan gözleri vardı. Öyle ki sanki nereye gitsem Şeyhin gözleri beni takip ediyordu. Kim olduğunu sorduğumuzda cevap acı bir tonda sızıyla söylenen bir cümleydi: İdam edilen bir Kürt Önderi. Okulda ve resmi kaynaklarda O’nun için isyanı bastırılan bir din önderi diyorlardı. Şarqi diyorlardı. Oysa elektrikler kesilince açılan kasetlerde sıra Şakiro’nun sesinden Keke Gıyasedin’e gelince bize O’nun kim olduğunun sırrı verilirdi.
O günlerden bu yana şeyhin gözlerindeki bakış beni hep çok etkiledi. O bakışta ne olduğunu tanımlayamıyordum. Çok acı baktığı kesindi. Ama bu acı nedendi? Düştüğü gafletten mi? Ölecek olmaktan mı? Yenilmekten mi? Yenildiğini söyleyebilir miydik? Sonra biraz daha büyüyünce Seyid Rıza’nın resmini gördüm. Mahkemede, asılmadan önce. Gözleri bana çok tanıdık geldi. Bu bakışları nerden tanıyorum diye düşününce fark ettim ki Pir’in ve Şeyh’in gözlerinde aynı acı vardı. Aynı bakıyorlardı. Muhtemelen aynı duyguyu yaşıyorlardı. Aynı ihanetin verdiği acı duyguyu…
Ve böylece son yüzyılın iki Kürt Önderinin asılmadan önce gözlerindeki bakış zihnimin bir yerinde hep var oldu. Bana bakmaya, beni takip etmeye devam etti. Yıllar geçtikçe, bir Kürt olarak kendimi tanıdıkça daha çok tanımlayabildim o bakışı. O bakışlar en çok beni insanlığımdan utandırdı. Kendi gerçekliğime ters bir yaşam sürdürüyorken Kürtlüğümden utandırdı.
Bir de meydanı vardı. Şeyh Said meydanı. Amed’de bugün Dağkapı olarak anılan yerde. Bir meydanı vardı, ama bir mezarı yoktu. Ortasında bir Atatürk heykeli vardı. Neden bir mezarı yoktu? Mezarını bile bıraktırmayacak kadar bir kötülük, nasıl bir kötülüktü? Size yerin üstünde de yerin altında da yer yok diyecek kadar düşmanlık, nasıl bir düşmanlıktı, bizden ne isteniyordu?
Şeyh Said 15 Şubat 1925’de Amed’de Diyarbakır Kapısı önünde idam edildi. Ondan kalan çok bir belge yok. Ama iki cümlesi bana yetişecek kadar yaşadı. Bunlardan biri vasiyetine dairdi. Asılmadan önce kendisinin öleceğini ama bir gün mutlaka torunlarının intikamını alacağını söylüyordu. Bu cümle doksan yılı aşabildi ve benim kulağıma ulaştı.
Şeyh Said katledildikten doksan yıl sonra bu cümleyi öğrendim. Diyarbakır kapıları doksan yıl önce kapalı olduğu için Şeyh asılmıştı ve o zaman ‘’Ben Diyarbakır kapısı önünde öldüm’’ demişti. Doksan yıl sonra Diyarbakır kapıları yine kapalıydı ve Sûr’un içinde savaşanlar, can verenler vardı, belki içlerinde Şeyh Said’i düşünenler vardı. Belki onların da gözleri öyle bakıyordu. Onların da çoğunun hala bir mezarı yok. Çarpıştıkları yerler var, o yerlerde izler var, üzerine asılan Türk bayrakları var. Ama mezarları yok.
O acıların üzerine yeni acılar, direnişlerin üzerine yeni direnişler eklendi. Bir çok Kürt önderi tanıdım ve gözlerine baktım, sonu hep aynı mı oluyor, aynı mı bakıyor diye. Qasimlar ve Rayverler hep olacak mı, isyanlar hep yenilgiyle mi bitecek?
Qasim ve Rayver neden ihanet etmişlerdi, halk olarak bizde bu travmalara neden sebebiyet vermişlerdi. Qasim, aşiret mekteplerinde Kürt olduğu için hep işkence edilen, daha çocukluktan düşmanlığa maruz kalan ve büyüyünce de kendine düşman kesilen bir karakterdi. Rayver ise, kendisini ve ailesini fiziki katliamdan kurtarmak için ihanet etmiş bir kişilikti. Tabii soykırımcılar yine de ailesini katliamdan geçirmiş, kalanları sürmüştür. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan, bu durumu Judenratlık olarak ifade etti. Yahudi soykırımında böyle bir kesim gelişmişti.
Onların hikayelerini dinledikçe, araştırdıkça öğrendim ki insan doğarken kötü doğmuyor. Kötülük gördükçe, kötülüğe maruz kaldıkça kötüleşiyor. Tüm kötüler, kötülük görerek kötü olmuşlardır. Kötü olmak, küçük, ufak, zararsız gibi görünen, hakkımız gibi gelen kötülüklerle başlar. Sonra bir bakmışsın ki en büyük kötülüğü etmişsindir. Bütün zalimlerin, faşistlerin, diktatörlerin hikayesi bize bunu bağırıyor.
İnsanın asla ihanet etmeyeceği şey herhalde kendi acısıdır diye düşünürdüm önceden. Eğer sıradan bir halk, sıradan bir gerçekliğe sahip olsaydık bu değerlendirme geçerli olabilirdi. Ama bizdeki Judenrat gerçeğine bakınca gördüm ki kendi acımıza bile ihanet edecek bir düzeye getirilmişiz. Bu yüzden judenrat olmak, kendine düşmanlık etmektir. Herhalde bu bir insan için onurunu yitirmenin en son noktasıdır. Belki büyük kötülükler daha görünürdür ama büyük kötülükler; ucuz cesaretler, zarif ihanetlerle başlar.
Mesela bir dönem için Sûr’un içinde olup kapıları açmayanlar, bir zaman için de Sûr’un dışında kalanlar olarak biz de biraz judenratlaştık. Şeyh Sait ve Pir Seyit Rıza’nın gözlerine sırtımızı çevirerek, silah seslerine kulaklarımızı kapatarak, yapılması gerekeni yapmadığımız her anda biz de içimizde bir judenrat büyüttük.
Mazlumlar da vardır. Kötülük gören ama ruhunun temizliğini, masumluğunu koruyanlar da var ki tarih onları yazmamakta ısrarcı olsa da bizler onları hep yaşatacağız. Büyük tezatlıklar arasındaki fark, ince çizgilerdir. İyilik ve kötülük, zalimler ve mazlumlar gibi tezatlıkları, ince çizgiler birbirinden ayırır.
Bu çizgi anlam gücünü, ruhunun aydınlığını koruyabilmektir. Ki zaten kötü insanlar bize fiziki acılar yaşattıkları için değil, kötülükleriyle ruhumuzu kararttıkları için kötüdürler. Qasim ve Rayver kötüdür, şahsımıza bir kötülükleri olmamıştır ama judenratlılarıyla tarihimizde, gerçekliğimizde, bizde, ruhumuzda böyle bir yara bıraktıkları için hep kara kalacaklar.
Onlar da bu soykırım zihniyetinden kötülük görmüşlerdi. Ama anlam güçlerini yitirmişlerdi, öyle de bencilleşmişlerdi. Bütün ihanetler bencillikle başlıyor gibi. Ve bu ihanetler bir yüzde, böyle bakan gözlere sebep oluyordu. Ben, bir daha hiçbir yüzde öyle bakan bir gözle karşılaşmak istemiyordum. O yüzdeki gözün acısında payım olsun istemiyordum. Sonu onlar gibi bitmeyen bir çift göz istiyordum.
Bana; hem direnen hem yaşayan gözler lazımdı. Hem hakikati derinden hisseden hem de ona karşı mücadele etme gücünü gösterebilen gözler lazımdı.
O bir çift göz, İmralı’dan bize, asla kandıramayacağımız yanımıza, yani vicdanımıza bakıyor. O, Kürt özgürlük mücadelesinin son önderi Abdullah Öcalan’ın gözleridir. Yaptığı çağrıda gördüm. Gözlerinde halklara duyduğu sevgi de vardı, o halklara bunları yaşatanlara duyduğu öfke de, bunu değiştirmek gerektiğinin büyük sorumluluk duygusu da. Gözlerinde umut vardı. Hem yaşıyordu, hem yenilmiyordu.
Büyük tezatlıklarla büyük kavgalara tutuşmuş ve bu kavgalardan çıkıp gelmişti. Büyük ekranın kurulduğu yerde bu kez Sûr kapıları açıktı. O meydanda hem Sûr’un içindekiler hem dışındakiler, her yerden insanlar vardı. Bir çift gözün peşinden gelmişlerdi. Onun gözleri bağırmıyor ama çağırıyordu.
Tam yüz yıl sonra, şeyh Said’i astıkları yerde. Yüzyılların acısını bir daha yaşamamak için, yüzyılın çağrısını yapıyordu. Hepimizi barışa ve demokratik toplumu örgütlemeye çağırıyordu.
Sakine Toprak









