Enter your email Address

  • Anasayfa
Perşembe, Nisan 23, 2026
Berû Ajans
  • Analiz
  • Dijital Medya
  • Ekoloji
  • Ekonomi
  • Gençlik
    • Genç Kadın
    • Genç Kalemler
    • Üniversite
  • Güncel
  • Kültür-Sanat
  • Özel Dosya
  • Röportaj
  • Spor
  • Teknoloji
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Gör
  • Analiz
  • Dijital Medya
  • Ekoloji
  • Ekonomi
  • Gençlik
    • Genç Kadın
    • Genç Kalemler
    • Üniversite
  • Güncel
  • Kültür-Sanat
  • Özel Dosya
  • Röportaj
  • Spor
  • Teknoloji
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Gör
Berû Ajans
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Gör
Anasayfa Genç Kalemler

Bir Yabancılaşma ve Öze Dönüş Hikâyesi

23 Nisan 2026
in Genç Kalemler
0
Bir Yabancılaşma ve Öze Dönüş Hikâyesi
Share on FacebookShare on Twitter

Yemeğe başlamadan önce “Devletimiz var olsun. Milletimiz sağ olsun. Tanrımıza hamdolsun” duasını hep bir ağızdan bağırarak okurduk. Ama ben koyunlarımı, keçilerimi ve suladığım ağaçlarımı özlüyordum. Bu katı düzene alışamamıştım. Hâlâ sıkı kuralları olan herhangi bir işte çalışamıyorum.

Yaşama dair yazmak anlamlı bir eylem ancak insanın kendi yaşamına dair yazması çok zordur. Her şeyden önce objektif olmak, tamamıyla şeffaf yazmak, anlatmak imkânsız gibi. Bunun yanında yaşadığımız dönem halkımız için kahramanlar çağıdır. Kahramanların yanında kendi yaşamımızdan söz etmek mahcubiyetten öte ne hissettirir bilemiyorum. Ancak o kahramanların izdüşümlerine, gölgelerinin bir parçasına denk gelmişsek ne mutlu. Bu yazı da bir bakıma kendimle yüzleşme vesilem oldu. Yazmaya imkân sağlayan arkadaşlara teşekkürlerimi sunuyorum.

Serhed’in aylık teftişe gelen asker ve elektrikçiler dışında devletin pek uğramadığı bir köyünde dünyaya geldim. Dağlar ve ormanları olmadığından alternatif yaşam emekçileri de gelemiyordu. İkisinin de ortak ulaşım aracı televizyondu. Onları uzunca bir süre “zarê çolê” olarak bildim. Merakımı alamıyordum bu tanımdan, nice farklı şekillerde hayal etsem de kimse kim olduklarına dair bir şey demiyordu. Gizli bir çekince vardı, anlamıyordum. ROJ TV ve MMC TV’de gördüğüm arkadaşların zarê çolê olduklarını çok sonra öğrendim. O zamana kadar anladığım ve bildiğim; devlet büyüktü, zarê çolêler gizemliydi ve ROJ TV, MMC TV’de gördüğüm arkadaşlar çok güzeldi. Özellikle de sesleri. Üçünün arasındaki bağı kurmak zaman aldı. Bir gün bir köylümüz yeni askerden gelmiş, anılarını anlatıyordu. Gizemli olanlardan bahsediyordu. Çok korkmuştum ama bir yandan da gözümde devlet ve asker kadar güçlü birileri ilk defa canlanıyordu.

Yaşam olağan seyrinde akarken güneşli bir günde köye askerler (müfreze) gelmişti. Her zamanki konakları olan muhtarın evine gidip köyün tüm erkeklerini muhtarın evine çağırmışlardı. Bu tür durumlarda köyde (o zaman) anlamadığım bir tedirginlik oluyordu. Herkes dudaklarını kıpırdatmadan yorumlar yapar—ki çoğunlukla kadınlar—küçük ama hızlı adımlarla bir yerlere koştururlardı. Elbiselerinin görünmeyen kısımlarında bir şeylerin saklı olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu saklı olanlar içinden gizlemeyi başaramadıkları tek şey tedirginlikti. Gizli, herkesin elden ele dolaştırdığı görünmez fakat gün gibi gerçek korku.

Kapımızın önünde bir grup asker toplanmıştı. Annem evden sarı ahşap dipçikli kalaşnikof tüfeği onlara teslim ediyordu. Mermilerini havaya sıkarak. Askerler tüfeği annemin elinden alırken güneş dipçiğin üstünde ışıl ışıl parlıyordu. Çok güzel gelmişti silah bana, ne işe yaradığını, askerlerin neden bizim silahımızı aldığını anlayamıyordum. Onların vardı zaten.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla askerler köyün erkeklerine iki seçenek sunmuş: Ya silahlarıyla gelip iki yıl koruculuk yapıp operasyonlara katılacaklarmış ki sonrasında silahları köylülerde kalabilirmiş. Ya da silahlarını teslim etmeleri gerekiyormuş. Oysa dedim, bizi korumak için neden bize ihtiyaçları vardı. Hem korumak onların işiydi. Eğer silahlarımız bizde kalsaydı biz zaten kendimizi koruyabilirdik. Üstelik o güne kadar askerler dışında bizi kimse rahatsız etmemişti. Bizi kimden korumak için köyün erkeklerine ihtiyaç duyuyorlardı? Bunları kimseye soramamıştım. Yaşam yıllar içinde cevapları birer birer gösterdi. Babam ve diğer köylüler kabul etmemişti koruculuğu, kimse kabul etmedi, bir kişi hariç. Hâlâ da kimse tarafından ciddiye alınmıyor o insan. Biz de bu olaydan bir iki sene sonra köyden İstanbul’a temelli taşındık.

Köydeki okuldan mezun olunca kasabadaki yatılı okula başladım. Devletle ilk ciddi ve kişisel tanışmam burada oldu. Televizyon vasıtasıyla evimize giren, köydeki okulla da o yaşlarda bilince çıkaramadığım kodlarıyla zihnime yerleşen devlet organizması, yatılı okulda fiziksel ve zihinsel yönüyle kendini gerçek anlamda ilk defa tanıtmıştı.

Yatılı okul dönemi çok sancılıydı. Kendimi bir türlü benimseyemediğim sıkı, sert bir disiplinin içinde buldum. Her şey planlı, saatinde ve nizami olmalıydı. Yemek için tek kol hizalı sıraya girerdik. Bazı günler tepemizde yakıcı bir güneş olurdu ve özellikle o günlerde yemekhaneye son giren sırada olmak tam bir işkenceydi. 10-12 yaşlarında çocuklar olarak güneşin altında, sol kolumuzu uzatıp öndeki omuza dayalı hâlde beklerdik. Bazen de yağmur yağardı. Serhed’in soğuğundan ise hiç bahsetmiyorum.

Tabii Yemeğe başlamadan önce “Devletimiz var olsun. Milletimiz sağ olsun. Tanrımıza hamdolsun” duasını hep bir ağızdan bağırarak okurduk. Ama ben koyunlarımı, keçilerimi ve suladığım ağaçlarımı özlüyordum. Bu katı düzene alışamamıştım. Hâlâ sıkı kuralları olan herhangi bir işte çalışamıyorum. Boğarcasına, kendinden nefret ettiren bir tekrarla insanı bezdiren disiplin bir buçuk sene sürdü. Sanırım askerliğimi yapmış sayılırım bu vesileyle. İronik ve öfke uyandıran bir süreçti.

Yatma kalkma saatlerinin dakikliği, her sabah yatak yorgan düzeninin teftişi, dolap düzeni teftişi, diş fırçalama teftişi; etüt, yemek, serbest (!) zaman teftişi… Devlet bir teftiş kurumuydu ve düzene uymayan parçaları eğip büküp törpüleyerek istediği biçimi vermek isteyen güçlü bir adamdı. Devlet kötüydü. Bunu anlamıştım. İstanbul’a taşındık.

Dar anlamda toprağa bağlılığın geniş anlamda ülkeye bağlılık olduğunu o dönem bilmiyordum. Dolayısıyla babaannemin neden köyde ölmekte ısrar ettiğini, o toprağa gömülmek istediğini anlayamıyordum. Yaşlı inadı sanıyordum. O ise İstanbul’a taşınmamız konuşulurken köyde kalmakta ısrar ediyordu. Nihayetinde öyle de oldu. Onun vefatından sonra taşındık. Geride köpeğimiz kalmıştı. Uzun yola uygun değilmiş. Ben de değildim oysa. Neden taşındığımıza dair bir açıklama yapılmamıştı; köpeğimle vedalaşamadım.

İstanbul büyük bir karmaşaydı. Dili biliyordum, kültüre de okuduklarımdan üç aşağı beş yukarı aşinaydım fakat geldiğimiz semt bu karmaşayı daha da büyütüyordu. Köyden yeni göçmüş insanlarımızla doluydu ve köyden kopuş gerçekleşmemişti. Köy kültürünü, ilişkilerini, alışkanlık ve geleneklerini de beraberimizde bu yeni semte taşımıştık. Hem köydeydim hem değildim. Büyük bir köy yaratmıştık. Şehre nazaran ise küçük. Ama inatçıydık.

Lise çağı boyunca alışmaya çalıştım. Gittikçe yeni arkadaşlar ediniyordum, dünya farklılaşıyordu. Yavaş yavaş köyden uzaklaşıyordum. Keza büyük köyümüzdeki birçok akrabamız ve diğer insanlarımız da zamanla uzaklaştı; semt giderek gettoya dönüştü. Şehre alışmaya çalışıyorduk ama o güne kadar bize ruh veren şeyleri de bırakamıyorduk. Çarpık, karmaşık ve arada kalmış bir semtti. Ben de öyleydim. Büyük kararsızlıklarda hep bu sıkışmışlığı düşünürüm.

Üniversiteye gideceğim zamana kadar özgürlük mücadelesi ile yakından uzaktan alakam yoktu. Abilerimin aileden gizli çalışmalarda yer aldığını duyuyordum, keza dayımların da parti ile ilişkili oldukları söyleniyordu. Fakat bunlara rağmen sorma merakım gelişmedi.

Tek bir anı hatırlıyorum. Seçim zamanıydı. İlçenin seçim bürosu için miting ve yürüyüş olacaktı. Ben de abilerimin peşinden gittim. Mitinge ve yürüyüşe katıldım. Polis müdahale etti. Biber gazı yedik. Ancak ne var ki bütün bunların ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Gözlerimdeki yaşları silmeye çalışarak ara sokaklara kaçtım.

Üniversite okumak için başka bir şehre gittim. Yurt çıkmasına rağmen gitmedim. Yemekhane ve yatakhane kavramları bana yatılı okulu anımsatıyordu. Lisede, o dönem cemaatin dershanesi olan FEM Dershanesi’ne gitmiştim. Oradaki hocaların (abilerin) aracılığıyla üniversite okuduğum şehirde “abiler”in evinde kalmaya karar verdim. Zaten öncesinde Nur cemaatinin sohbetlerine katılıp Risaleler okuyordum. Sonrasında dershane ile Gülen cemaatinin kampları ve evlerindeki sohbetlerle devam ettim. Müslümanlık-İslam kavramıyla dolu bir lise döneminin ardından cemaat evinde kalmak zor gelmedi.

Üniversitenin ilk yıllarında sosyal medyadan yaptığım bir yorum üzerine sol-sosyalist öğrenci gruplarından bir arkadaş benimle iletişime geçti. Lise döneminde de ara sıra arkadaşlarımla SODAP ve BDSP kurumlarına gidip geliyordum. İdeolojik bir bilgim ya da bağım yoktu. Anlam veremiyordum. Ancak bu öğrenci grubu ile tanışmam sosyalist mücadeleyi ilk defa şahsi olarak tanıma ve deneyimleme imkânı tanıdı. Tartışmalarla yavaş yavaş anlamaya çalışıyordum.

O süreçte yurtsever mücadele içerisindeki bir akrabamın yönlendirmesi ile (ki cemaat evinde kaldığım ve yurtsever arkadaşlar yerine sosyalist gruplarla ilişkilendiğim için bana çok kızmıştı) yurtsever arkadaşlarla ilişki kurdum. Sosyal medya üzerinden buluşma ayarladık, gittim, oturup sohbet ettik. Daha sonraki günlerde onların evlerine gittim. Bana tekrardan, çok uzun zaman sonra ilk defa bir şeyler köyümü hatırlatıyordu.

Kürtçe konuşuyorlardı. İstanbul’a gelişim ve büyük köyümden ayrıldıktan sonra toplumsal alanda ilk defa Kürtçeyi bu kadar yoğun duyuyordum. Çok duygulanmıştım. Arkadaşların oturup kalkmaları, konuşmaları, hatta çaydanlıkları bile beni etkiliyordu. Gri alüminyum çaydanlıklar, köyde koyun ve keçi otlatırken ateşe koyduğumuz kulplu çaydanlıklara benziyordu. Kendimi, bilmediğim ama çoktandır tanıdığımı sandığım bir güç tarafından çekiliyormuş gibi hissediyordum. Mutluydum ve arkadaşlar bana karşı çok nazikti.

Ancak güzel şeyler bazen kısa sürer. İki hafta sonra yurtsever öğrenci grubumuz kimi nedenlerden dolayı dağıldı.

O yıl cemaat evi ve sosyalist öğrenci arkadaşlarla geçti. Pek sorun yaşamıyordum fakat bazen abilerin sohbeti ile sosyalist arkadaşların tartışma toplantıları çakışıyordu. Mümkün mertebe ikisini de dengeli bir şekilde yürütmeye çalışıyordum. Bir hafta cemaat sohbetindeysem diğer hafta muhakkak sosyalist arkadaşlarla toplantıdaydım.

Bahar yarıyılında bu denge siyaseti çatırdamaya başladı. Aynı evde kaldığımız abilerden biri beni sosyalist arkadaşlarla yemekhane zammına karşı bildiri dağıtırken görmüş. Eve gittiğimde şehirdeki evlerden sorumlu üst düzey abilerle saatlerce süren bir sohbetin ana konusu oldum. Anında ideolojik müdahaleye girişmişlerdi. Sohbet sonunda Gülen’in bir kitabı verildi. Beş on sayfa okuyup bıraktım. Gözleri üstümdeydi. Cemaat günlerimin sonuna geliyordum.

Bahar dönemi sona ermeye yakın cemaat evinden ayrıldım. Sınıf arkadaşımla aynı eve çıktım. Takip eden üç sene boyunca sol-sosyalist gruplarla ilişkimi kestim. Tamamen bireysel bir yaşama geçtim. Sınav süreçleri dışında çantam ve çadırımla yola çıkıp Türkiye ve Kürdistan’ı dolaştım. Galiba kaybolmuştum ve ne aradığımı da bilmiyordum. Onlarca şehir, insan ve hikâyeye tanıklık ettim.

Üniversitenin son dönemine girerken yaşamımı tümden değiştirecek o olay oldu. Arkadaşlarla tanıştım. Beni buna iten iki sebep oldu. İlki, cezaevinde örgüte üyelik dosyasından yatan abimi görmeye gittiğim zamandı. Görüşte bir arkadaşın zihinsel problemler yaşadığını gördüm. Geceleri cezaevinde yapılan ani baskınlar, sistematik dayak ve hücre cezaları sebebiyle arkadaş zihinsel kontrolünü büyük oranda yitirmişti.

Görüşte abimle konuşurken arkadaşla göz göze geldik. Çok sıcak, çok samimi gülümsedi. Bir insana hiç böyle yakın hissetmemiştim. Görüşten çıktığımda şehir merkezine kadar ağlayarak yürüdüm. O gün ilk defa devletten intikam almak istediğimi hissettim. Yaptıkları vahşi, barbarca bir şeydi. Öfkeden ağlamaya engel olamıyordum.

Diğer olay ise başka bir şehirdeki arkadaşımı görmeye gittiğimde gelişti. Cezaevi görüşünden bir ay sonraydı. Arkadaşımın yanında biri vardı. Kürdistan’da mücadelede önemli bir çalışma yapmıştı. Hiç Türkçe konuşmuyordu. Ben ise Kürtçeyi neredeyse unutmuştum. Anlaşamıyorduk. Dönüş yolu boyunca utancımdan kızardım. İnsan kendi benliğinden nasıl bu kadar uzaklaşabilir?

Galiba ilk defa Kürt olduğumun farkına vardım ya da hatırladım. O yolculukta birkaç şeyi kavradım: askerlerin aldığı silahı, köyden gelişimizi, nenemin neden toprağa bu kadar bağlı olduğunu, İstanbul’da dahi neden kültür ve gelenekten kopamadığımızı, Kürtçenin konuşulduğu ortamdan çıkınca yavaş yavaş Kürtlüğe dair her şeyin silikleşmeye başladığını, abimin neden cezaevinde olduğunu, cemaatte ve sol-sosyalist gruplarda Kürt olgusunun neden zayıf göründüğünü (ya da hiç görünmediğini)…

Seneler süren kaybolma hâli nihayet sona ermişti. Artık halkımın özgürlük mücadelesinin bir yerinde olmalıydım. Bu bir istek, bir gereklilik, bilincin ve vicdanın dayattığı bir zorunluluk olarak yüreğimde dönüp dolaşıyordu…

Sonrası ise tam bir fırtınaydı. Özgürlük mücadelesinin doğası da buydu. Cezaevi, grevler, sürgünler… Yaşamın en güzeli de en zoru da özgürlük arayışıyla anlamlıydı. Bunu mücadelede bir soluk alan herkes iliklerine kadar hisseder.

         Hêvî Jiyan

Önceki Haber

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğrencileri: İlayda’nın Ölümü Politik Bir Cinayettir

Berû Ajans Editor

Berû Ajans Editor

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Trend
  • Yorumlar
  • Sonuncu
TEV-KOM Kuruluş Deklarasyonunu Yarın Açıklayacak: Tüm Gençleri Bekliyoruz

TEV-KOM Kuruluş Deklarasyonunu Yarın Açıklayacak: Tüm Gençleri Bekliyoruz

17 Nisan 2026
TEV-KOM Kuruluşunu İlan Etti: Geleceğimizin İnşasında Söz ve Eylem Sahibiyiz

TEV-KOM Kuruluşunu İlan Etti: Geleceğimizin İnşasında Söz ve Eylem Sahibiyiz

18 Nisan 2026
TEV-KOM’dan Anadil İçin Seferberlik: Komün Ruhuyla Çalışacağız

TEV-KOM’dan Anadil İçin Seferberlik: Komün Ruhuyla Çalışacağız

19 Nisan 2026
Wan’da ‘Komün Öğrenci Derneği’ Kuruldu

Wan’da ‘Komün Öğrenci Derneği’ Kuruldu

18 Nisan 2026
Dokuz Eylül Üniversitesi Öğrencileri: İlayda’nın Ölümü Politik Bir Cinayettir

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğrencileri: İlayda’nın Ölümü Politik Bir Cinayettir

0
Bakanlık Önünde Rojin Kabaiş İçin İmza Kampanyası

Bakanlık Önünde Rojin Kabaiş İçin İmza Kampanyası

0
Mersin Üniversitesi Öğrencilerinden İlayda Zorlu İçin Açıklama

Mersin Üniversitesi Öğrencilerinden İlayda Zorlu İçin Açıklama

0
Munzur Üniversitesi Öğrencileri: Soruşturmanın Karanlıkta Bırakılması Politiktir

Munzur Üniversitesi Öğrencileri: Soruşturmanın Karanlıkta Bırakılması Politiktir

0
Bir Yabancılaşma ve Öze Dönüş Hikâyesi

Bir Yabancılaşma ve Öze Dönüş Hikâyesi

23 Nisan 2026
Dokuz Eylül Üniversitesi Öğrencileri: İlayda’nın Ölümü Politik Bir Cinayettir

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğrencileri: İlayda’nın Ölümü Politik Bir Cinayettir

22 Nisan 2026
Bakanlık Önünde Rojin Kabaiş İçin İmza Kampanyası

Bakanlık Önünde Rojin Kabaiş İçin İmza Kampanyası

21 Nisan 2026
Mersin Üniversitesi Öğrencilerinden İlayda Zorlu İçin Açıklama

Mersin Üniversitesi Öğrencilerinden İlayda Zorlu İçin Açıklama

21 Nisan 2026
Twitter Youtube Telegram Facebook Instagram

KATEGORİLER

  • Analiz
  • Anket
  • Bilim
  • Dijital Medya
  • Ekoloji
  • Ekonomi
  • Genç Kadın
  • Genç Kalemler
  • Gençlik
  • Güncel
  • Kültür-Sanat
  • Özel Dosya
  • Röportaj
  • Spor
  • Tarih
  • Teknoloji
  • Üniversite

© 2024 BERÛ AJANS - TÜM HAKLARI SAKLIDIR!.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Gör
  • Analiz
  • Dijital Medya
  • Ekoloji
  • Ekonomi
  • Gençlik
    • Genç Kadın
    • Genç Kalemler
    • Üniversite
  • Güncel
  • Kültür-Sanat
  • Özel Dosya
  • Röportaj
  • Spor
  • Teknoloji

© 2024 BERÛ AJANS - TÜM HAKLARI SAKLIDIR!.