Onlarca yıl boyunca Kürt ötekisi ve ulusal beka miti, insanların sinik bir akıl içinde kalmasına izin veren travmatik bir Keyif kaynağı olarak işlev gördü. Herkes tekçi, merkeziyetçi, sömürü pratiklerinin farkındaydı ama sessizlik hâkimdi; çünkü ideolojik fantezi perdesi, sistemin iç çelişkilerini etkili bir şekilde maskeleyerek birleşik bir siyasi muhalefetin ortaya çıkmasını engelledi.
Zizek, 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyılın en önde gelen akademisyenlerinden ve düşünürlerinden biridir. Kapitalizm analizini Lacancı psikanaliz ve Hegelci idealizmi birleştirerek yapmasıyla eleştirel teori literatürüne önemli katkılar sunmuştur. Ayrıca Rojava’ya olan ilgisi ve Kürt Özgürlük Hareketi lideriyle olan saygısı/dostluğu nedeniyle kamuoyunda sık sık gündeme geliyor.
Onun bu ilgisi aslında üzerine yoğunlaşmak istememin temel nedenlerinden biridir; ancak “Zizek neden Özgürlük Hareketi’ne bu kadar ilgili?” sorusunu gelecek hafta irdelemek istiyorum. Zizek, kuram tartışan çevrelerde salt bu yönüyle gündem olmaz. Her çıkışında olabildiğince provokatiftir. O kadar ki kendisi, yeni komünist düşüncenin ya bir “rockstar”ı ya da şarlatanı olarak görülmektedir; bu takdiri size bırakmakla birlikte, emin olduğum şey kendisinin iki titri de sevecenlikle kabul edeceğidir.
Zizek’in fikir dünyasına sızabilmek için öncelikle onun ideoloji anlayışını analiz etmek gerekir. Zizek, Marksist ideoloji kavramının çıkış noktasının yanlış bilinç ya da bilgi eksikliği olduğunu işaret eder. Bu düşünce biçimini “bilmiyorlar ama yine de yapıyorlar” şeklinde formüle eder. İdeolojinin (kendinde) mekanizması, sömürü ilişkilerinin gerçekliğini görmeyi engelleyen bir camera obscura gibidir. Bununla birlikte Althusser, ideoloji kavramını zihinden maddi gerçekliğe aktarır (transpose eder). İnsanlar ideolojiye okul, kilise, hukuk gibi devletin ideolojik aygıtları içinde maruz kalırlar ve onlarla yaşarlar.
Son aktarımı ise, ideolojinin yarattığı illüzyonun gerçekliğin ta kendisi olduğunda ısrar ederek Zizek’in bizzat kendisi yapar. İdeolojik illüzyon bizim cehaletimizde değil, daha ziyade inşa edilen dünyanın içindedir. İdeoloji, gerçekliği gizleyen bir perde değil; katlanılmaz, travmatik gerçeklikten kaçmak için gönüllü olarak sığındığımız bir barınaktır. Zizek’e göre günümüzün modern ve aydınlanmış öznesi hiçbir şeye körü körüne inanmaz. Kapitalizmin adaletsiz olduğu, siyasetin yozlaştığı ve paranın kâğıt parçasından başka bir şey olmadığı herkes için aşikârdır. Ancak sistem, bu bilgiye rağmen çalışmaya devam eder.
Bu noktada Zizek, ideoloji formülasyonunu “tamamıyla biliyorlar ama yine de bilmiyormuş gibi yapıyorlar” şeklinde günceller. Bu ihmal etme hâlini “sinik akıl” olarak tanımlar ki bu, bizzat ideolojinin en üst modudur. Öznenin sistemle arasına eleştirel bir mesafe koymasını sağlarken, toplumsal pratiğinin sistemin talepleriyle tam uyum içinde kalmasına izin verir. Sinik aklı, “fetişistik reddetme” adı verilen psikolojik mekanizmaya işaret ederek genişletir. Bu kavram, bir kişinin travmatik bir gerçeği kabul ettiği hâlde o gerçek yokmuş gibi davrandığı zihinsel operasyonu kusursuzca açıklar.
Buradaki fetiş —ki bu ulusal bir mit, bir siyasi lider veya bence ideolojinin bizzat atıfta bulunduğu “Schmittçi Öteki” olabilir (özellikle “Schmittvari” diyorum çünkü bir de Lacancı “Büyük Öteki” vardır — bunu da gelecek hafta tartışacağım)— öznenin Gerçek (Real) ile yüzleşmesini engelleyen bir destek veya bahane işlevi görür.
Zizek, ideoloji kavramını detaylandırdıktan sonra kapitalizmi çözümlemek için ideolojiyi bir analiz nesnesi olarak ele alır. Ona göre hem Marx’ın (ekonomi-politik) hem de Freud’un (psikanaliz) asıl amacı gizli gerçekleri bulup çıkarmak değil, biçimin mantığını (logic of the form) analiz etmekti. Klasik ekonomistler emeğin değerin kaynağı olduğunu zaten biliyorlardı; Marx’ın asıl devrimi, “Emek neden en başta ‘meta’ gibi nesnel bir biçim aldı?” sorusunu sormasındaydı ve bu sorunun cevabı bizzat meta-biçimiydi (commodity-form).
Diğer taraftan rüya tabircileri de rüyaların arkaik düşüncelerimizle ilgili olduğunu zaten biliyorlardı; ancak Freud’un asıl başarısı, “Düşünce neden rüya gibi tuhaf bir biçim aldı?” diye sormaktı. Onun cevabı da rüya-çalışmasıydı (dream-work). Dolayısıyla her iki cevap da aslında sistemin tutarlılığını bozan ama aynı zamanda gizli gerçeği açığa çıkaran birer semptomdur.
Örneğin liberal demokraside iddia, tüm insanların eşit olduğudur; ama bu sistem sürekli olarak kalıcı bir alt sınıf üretir. Bu dışlanmış kesim sistemin semptomudur; eşitlik anlatısına uymaz ama sistemin işlemesi için gereklidir. Semptomlar, ideolojinin maskelemeye çalıştığı sistemin Gerçek’ini (Real) açığa çıkaran lekeleridir. Normalde bu semptomların gerçekliğini işaret ettiğimizde onların ortadan kaybolması gerekir; ancak liberal demokrasi örneğinde bu gerçekleşmez. Bunun sebebi, Zizek’e göre, gerçek ifşa olsa bile yapının varlığını sürdürmesidir; çünkü semptom artık bir Sintom’a (Sinthome), yani travmatik bir keyif noktasına dönüşmüştür.
Sintom, gerçekliğimizi bir arada tutan bir dikiştir. Büyük Öteki tutarsız olduğu için bir tutarlılık hissi sağlamak adına Sintom’a ihtiyaç duyar; biz de sisteme yalanlarına inandığımız için değil, ona bağımlı olduğumuz için bağlı kalırız. Öyle olmasaydı milyarderlerin yozlaşmışlığı çoktan herkesçe bilindiği hâlde sistemin çökmesi gerekmez miydi? Nitekim Epstein dosyalarında gördüğümüz gibi, gerçekler ifşa olsa bile halkın tepkisi yüzünden kimse istifa etmemiş veya yargılanmamıştır. Hatta kimse o kadar da şaşırmamış; tek şok, o adada olup bitenlerin yarattığı iğrenme seviyesine karşı duyulmuştur.
Zizek’in ideoloji metodolojisi üzerine fikirleri farklı teorik perspektiflerden tartışmaya açık olsa da, ideolojinin işleyişine dair sunduğu bu döküm bize kapitalizmin nasıl işlediğini kırmak adına devasa bir anlatı sunmayabilir; ancak onun metodolojisi, sisteme veya bizzat devletin kendisine karşı verilen mücadeledeki o toplumsal felcin nedenini anlamak için harika bir araç olabilir.
Türkiye’deki devlet paradigmasının sintomuna dair bu bağlamda bir spekülasyon yapabiliriz. Türkiye’nin devlet ideolojisi, Türk toplumu içinde bir aidiyet hissi, bir Türk kimliği inşa etmek adına temel olarak Kürtleri “Schmittvari Öteki” olarak seçmiştir. Elbette devlet, tarih boyunca başkalarına karşı da zalimdi; Türkiye halklarının her kesiminde sefillik, açlık ya da inkâr görünür şeylerdi. Ancak devlet, Kürtlere yoğun baskı, şiddet, katliam ve bilumum inkâr politikası uyguluyordu ve hâlâ da uygulamaya devam ediyor.
Fakat Kürtlerin Türkiye tarihinde “öteki” olma durumunun çözülme ihtimalini önümüze getiren iki moment var. Biri 2013-2015 süreciydi, diğeri ise bugün sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum sürecidir. İlginçtir ki hem Gezi Parkı hem de 19 Mart gibi belki de Türkiye tarihinin en büyük çaptaki kitlesel eylemlilikleri bu süreçlerle çakışmıştır. Eğer iki süreci, Türk devletinin birincil Sintom’unun geçici olarak askıya alındığı (ya da askıya alınma ihtimalinin ortaya çıktığı) anlar olarak ele alırsak, doğrudan süreç karşıtlığı bağlamıyla gelişmese de bu iki kitlesel hareketliliği aslında “isyan etmemek için bir bahane kalmaması” olarak okuyabiliriz.
Onlarca yıl boyunca Kürt ötekisi ve ulusal beka miti, insanların sinik bir akıl içinde kalmasına izin veren travmatik bir Keyif (Jouissance) kaynağı olarak işlev gördü. (Burada keyfi illa ki durumdan zevk almak olarak okumak doğru olmaz; güvenlikçilik ya da öteki addedilme korkusu bahanesi olarak da ele alabiliriz.) Herkes tekçi, merkeziyetçi, sömürü pratiklerinin farkındaydı ama sessizlik hâkimdi; çünkü ideolojik fantezi perdesi, sistemin iç çelişkilerini etkili bir şekilde maskeleyerek birleşik bir siyasi muhalefetin ortaya çıkmasını engelledi.
Ancak 2013-2015 yılları arasındaki Çözüm Süreci bu fetişi askıya alarak sistemin gerçeğinin geçici olarak aralanmasına yol açtı. 19 Mart’ta ise gerçek anlamda bir “Keyif” kaybı gördük. Alanlarda “Doğuda pamuk şeker, batıda biber gazı” sloganları ya da “Bize biber gazı sıkmayın, biz terörist değiliz” örneklerindeki gibi, Türkiye’de çoğunluğu kompozit bir hâlde sinik akla sokan sintomun her iki momentte de değişme şansı bulduğu o süreçte özneler artık Kürt meselesiyle ya da o kalıcı olağanüstü hâl durumuyla oyalanmaz hâle geldiler ve bunun yerine otoriter aşırılığın, kentsel yağmanın ve sosyo-ekonomik güvencesizliğin yalın gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar.
Dolayısıyla Gezi ve 19 Mart direnişleri, devletin artık tebaasını geleneksel Sintom’u üzerinden disipline edemediği bir durumun sonucuydu; bu da fantezinin kat edilmesine ve yeni bir politik öznenin doğuşuna imkân tanıyan o nadir anları yarattı.
Hiç şüphesiz Zizek kadar anlaşılması zor bir filozof 1000 kelimede özetlenemez. Kendine has yaklaşımını idrak edip onu başka realitelere uygulamak da o kadar kolay değildir; eminim ki bizim az önce üzerinden gittiğimiz örnek de kafa karıştırıcı olmuş olabilir. Ama Gezi/19 Mart ve çözüm süreçleri arasındaki bağın kafa karıştırıcılığı da ancak bu denli kompleks bir toplumsal psikanaliz ile anlaşılabilirdi.
Bizim örneğimizin ötesinde Zizek, moderniteden bu yana gelen insan aklının aşkınlığı anlayışına, daha da açarsak “İnsan her şeyi öğrenebilir ve her öğrendiğinde yaşamını daha da iyileştirmek için aksiyon alabilir” iddiasına önemli bir itiraz getirmiştir. Burada itiraz bilgiye, bilme/öğrenme kapasitesine değildir. İnsan çoğu zaman bildiği hâlde de aksiyon almaz; çünkü bu sisteme Marx’ın iddia ettiği üzere zincirlerle bağlı değilizdir sadece. Soğuk kışta alarmımız çaldığı hâlde ertelediğimiz o uykumuzdayızdır; uyanmamız gerektiğinin farkındayızdır ve hatta uyanığızdır da. Ama o tatlı uykunun konforu, buz gibi gerçekliğin soğukluğuna göre daha cazip gelir.
Jiyan Bahadır










