Peter Furtado’nun derlediği Ülkelerin Tarihleri: Ulusal Kimlikler Nasıl Oluşturuldu? adlı eser ilginç bir bakış açısına sahip. Dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturan yirmi sekiz farklı ülkenin tarihsel serüvenini inceleyerek ulusal kimliklerin ardındaki sır perdesini aralıyor. Çin’den İsrail’e, Rusya’dan Gana’ya uzayıp giden bu kısa ve kompakt incelemeler serisi, her daim güncel kalacak tespitlere sahip. İlgimi çeken şey, buradaki ülkelerin tekilliği değil, neredeyse tüm kıtalardan farklı topografik ve öznelliklere, kültürlere sahip bu ülkelerin ortak söylediği bir şeyin olup olmadığıydı.
Kitabın tamamına bakıldığında sorunun cevabı da çıkıyor. Coğrafyaları, dinleri, rejimleri ve dilleri ne kadar farklı olursa olsun, bu otuza yakın ülkenin tek bir mutlak kesişim noktasında buluştuğu görülebilir. Nedir bu?
Ulusal kimlikler, doğal ve kendiliğinden var olan bir olgu değil; iktidarların, elitlerin ve toplumların kendi siyasi, ekonomik ve psikolojik ihtiyaçları doğrultusunda sürekli olarak yeniden kurguladıkları politik bir meseledir. Her ulus, “biz kimiz?” sorusunu aslında “geçmişimizden neyi alacağız, neyi saklayacağız, neyi unutacağız, neyle yüzleşeceğiz?” sorusu üzerinden cevaplıyor. Ulusal kimlik dediğimiz şey, bu seçimin siyasal sonucudur. Altını önemle çizmek gerekirse; her ülke kendisini bir hikâyeyle kuruyor. Ama demokratik olan ile otoriter olanı ayıran şey, hikâyenin varlığından öte; o hikâyenin çoğulluğa izin verip vermediğiyle sınanır. Tek hikâye dayatan ulus, kendi içindeki halkları susturuyor. Çoklu hikâyeleri ortak yurttaşlık içinde buluşturabilen ulus ise demokratikleşme ihtimaline kapı aralıyor.
Hal böyle olunca tarih, geçmişte ne olduğunun nesnel bir kaydı olmaktan çıkıyor; bugünü meşrulaştırmak ve geleceği şekillendirmek için kullanılan ideolojik bir savaş alanına dönüyor. Resmi tarih safsatası da sırtını buna dayıyor zaten. Devletler, vatandaşlarını kendi çıkarlarına göre yönlendirmek, onlara bir aidiyet hissi aşılamak ve toplumsal enerjiyi biçimlendirmek için anma törenleri, okul müfredatları, anıtlar ve daha onlarca hafıza üretimi tekniği aracılığıyla tarihi araçsallaştırıyorlar. Hepimiz yeterince bunlara maruz kalıyoruz.
Peki bunlar nasıl ve hangi eksenler tarafında toparlanabilir? Birkaçını şöyle sıralamak mümkün.
Birincisi, tüm ulus devletler, mevcut siyasi düzenlerini haklı çıkarmak için bir başlangıç noktasına ihtiyaç duyuyorlar. Bu durum, birbirinden tamamen zıt iki uç örnekte bile aynı politik amaca hizmet eder. Mesela Çin, üç bin yıllık kesintisiz imparatorluk otoritesini, modern devletin bütünlüğünü ve merkezi gücünü meşrulaştırmak için devasa bir mit olarak kullanıyor. Çin tarih anlayışında geçmiş ile gelecek, devlet tarihçileri aracılığıyla birbirine bağlanır ve imparatorun (veya modern devletin) yönetme hakkı bu derin tarihsel köklerden besleniyor.
Buna taban tabana zıt bir örnek ise Amerika Birleşik Devletleri oluyor. ABD, paradoksal olarak “tarihsizlik” miti üzerine inşa edilmiş bir ülke. Amerikalı devrimciler, Eski Dünya’nın (Avrupa’nın) yozlaşmışlığından, savaşlarından ve tiranlığından kaçmak için tarihi reddedip, kendilerini “tarihin sonu” ve insanlığın yeni bir başlangıcı olarak kurguladılar. ABD’nin “kaçınılmaz kaderi” geçmişin despotluğundan kaçarak batıya doğru yeni sınırlar keşfetmek ve doğayı fethetmek üzerine kuruludur. Çin’in binlerce yıllık tarihi sahiplenmesi ile ABD’nin tarihi reddetmesi, görünüşte zıt olsalar da politik olarak aynı noktada buluşurlar. Bu da mevcut devletin varoluşunu, sessizliğini ve genişleme/hükmetme hakkını dogmatik bir temele oturtmak olarak özetlenebilir.
İkincisi, bir zamanlar geniş coğrafyalara hükmetmiş, ancak modern çağda bu gücünü kaybetmiş ulusların anlatılarında derin bir politik melankoli ve kafa karışıklığı görülüyor. Türkiye, Rusya ve Büyük Britanya bu durumun en tipik örnekleridir. Türkiye’nin tarihi, “Avrupa’nın hasta adamı” konumuna düşen Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş travması ile seküler Cumhuriyetin kuruluşu arasındaki gerilimle şekillendi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı-İslam geçmişi reddedilerek İslam öncesi Orta Asya ve Anadolu kökenlerine odaklanan “resmi tarih tezi” yaratıldı, ancak son yıllarda emperyal geçmiş ve İslam yeniden ulusal kimliğin merkezine yerleştirildi. Kafa karışıklığı müthiş yani.
Rusya, Batı karşısındaki aşağılık kompleksi ile kendisini Avrupa’yı kurtaran (Moğollardan, Napoleon’dan, Faşizmden) eşsiz bir güç olarak görme kibri arasında gidip gelmeye devam ediyor. Büyük Rus romancılarının eserleri, Rusya’nın batı veya modernizm ile köklü çelişkilerinin de tarihi olarak okunabilir. Orada her şeyi görmek mümkün.
Büyük Britanya ise yüzyıllar boyunca inşa ettiği devasa imparatorluğun ve deniz gücünün kaybını kabullenmekte zorlandı. İskoç, Galler ve İrlandalıların zoraki birliğinden oluşan “kurgulanmış” bir devlet olduğunu unutarak kendisini homojen bir emperyal merkez olarak hayal etmeye devam ediyor da denilebilir.
Bu üç örnekten özetle şunu diyebiliriz. İmparatorluklarını kaybeden uluslar, bugünün jeopolitik gerçeklerine uyum sağlamak yerine, geçmişin hayaletleriyle siyaset yapmaya devam etmeyi tercih ediyor. Bu durum onların güncel dünyadaki entegrasyonlarını zorlaştırıyor. Birçok yapısal krize neden oluyor.
Üçüncüsü, birçok ulusun kimliği, işledikleri ya da maruz kaldıkları büyük insanlık suçlarının, savaşların ve travmaların etrafında şekilleniyor. Bu noktadaki kesişim, geçmişle “nasıl” yüzleşildiği ya da yüzleşmekten nasıl kaçınıldığıdır. Almanya, 20. yüzyılda yarattığı Nasyonal Sosyalizm ve Holokost dehşetiyle yüzleşmek, bu utancı ulusal kimliğinin bir parçası haline getirerek kendini “Batı’ya giden uzun yol”da demokratikleştirmek zorunda kaldı. (Elbette bol soru işaretli bir demokrasi bu)
Ancak Arjantin veya Türkiye kendi devletinin vatandaşlarına karşı yürüttüğü “Kirli Savaş” ve “Kayıplar” trajedisiyle henüz tam olarak hesaplaşamadı. Benzer şekilde, Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi Orta Avrupa ülkeleri, kendilerini her zaman güçlü ve saldırgan komşularının kurbanı olarak kodladılar. Kurban psikolojisi, bu devletlere ulusal dayanışma ve içe kapanma için güçlü bir politik malzeme sağlarken, kendi işledikleri suçları görmezden gelmelerine yol açtı, açmaya devam ediyor. İsrail ise, Holokost travmasının küllerinden doğan, ama bugün Filistin pratiği ile geçmişi tersyüz eden önemli bir örnektir.
Dördüncüsü, İtalya ve İran gibi ülkelerin anlatılarında görüldüğü üzere, devlet ile toplum arasındaki derin ve kalıcı güvensizliğin resmidir. İran’da devlet, yüzyıllar boyunca herhangi bir toplumsal sınıfa, kuruma veya anayasal güvenceye dayanmayan “keyfi” bir güç olarak var oldu. Yasaların olmadığı bu yapı, İran’ı sürekli isyan üreten, yıkımlarla dolu “kısa vadeli bir toplum” haline getirdi; modernleşme çabaları da (Pehleviler dönemi) otokrasiyle sonuçlandı.
İtalya ise Katolik Kilisesi’nin ahlaki otoritesi ile zayıf devlet kurumları arasında sıkışan bir ülke oldu. İtalyanlar, devlet yasalarına uymayı değil, aile ağları, bölgesel sadakatler ve hatta mafya gibi “paralel” yapılar aracılığıyla hayatta kalmayı seçtiler. “İtalyanları yönetmek zor değil, sadece faydasızdır” sözü, yasaların ikincil olduğu, “aile aidiyetinin” hüküm sürdüğü bu antropolojik durumu özetler. Bu iki ülkenin kesişim noktası, devletin ulusu kucaklayan kapsayıcı bir çatı olamaması, aksine toplumun devlete karşı kendini sürekli korumak zorunda hissettiği bir “yabancı” aygıt olarak kalmasıdır denilebilir.
Bu dört durum ve daha fazla bağlamdan, kitaptaki 30’a yakın ülkenin hikayesinden de çıkarılacak mesaj; ulusun doğuştan gelen biyolojik ya da tanrısal bir varlık değil; savaşlar, devrimler, travmalar, dil politikaları ve eğitim sistemleri aracılığıyla “icat edilmiş bir gelenek” olduğudur. İster sularla mücadele ederek demokratik polder modelini geliştiren rasyonel Hollanda olsun, ister teknolojik bir kurgu çağına geçerek sınırları aşan Japonya olsun, ister sömürgeden kurtulup kast sisteminin yükünü taşıyan Hindistan olsun; her devlet varlığını sürdürebilmek için geçmişini bir terzi gibi kesip biçmek zorundadır.
Geçmiş, bir ülkenin temel kurgu alanıdır. Hayal de hayat da oradan üretilir.
Türkiye vurgusu ile bitireyim. İncelenen ülkelerden biri Türkiye. İmparatorluk kaybı, resmi tarih, tek kimlik, tek dil, tek merkez ve güvenlikçi yurttaşlık anlayışıyla kurulmuş bir ulusal hikâye, toplumun hem dün hem de bugünkü çoğulluğunu taşıyamıyor doğal olarak. O anlamda devam eden barış ve demokratik toplum sürecini, muazzam bir eşik ve demokrasiye çubuğu bükme açısından en büyük şans. Dünya örnekleri bize demokratik bir geleceğin inkâr retoriği veya geçmişin silinmesi üzerinden olmayacağını; inkara alınan toplumların, kültürlerin ortak hikâyeye dahil edilerek kurulacağını gösteriyor.
Özgür Amed









