Abdullah Öcalan’ın kadının öz savunmasını dikenleri olan bir güle benzeterek doğada bulunabilirliğini açıklaması, çok değerli bir olgunun parçasıdır. “Gül teorisi”, kadının öz savunmasını doğada zaten var olan kutsal bir olgu olarak tanımlamasının ifadesidir. Öz savunma, icat edilmesi gereken bir şey değil; dikenleriyle birlikte gülde zaten mevcut olandır, hatırlanması ve geri alınması gereken bir gerçekliktir.
Peki, doğada bile örneğini görebileceğimiz bu olgu neden bu denli kırılmış, sistematik biçimde bastırılmıştır? Kadın neden kendi doğasından koparılmış, bu gerçeklik neden içine sindirilmiş, görünmez kılınmıştır? Öz savunma, bir eylemden önce bir farkındalık meselesidir. Bu sebeple dikeni bulmak, önce onun nerede yok edildiğini bilmekten geçer. Kadının kendi gerçekliğinden koparılması; içselleştirilmiş yabancılaşmadan uyum arayışına, kültürel çözülmeye kadar uzanan kırılma süreci, farkındalık arayışına cevaptır.
Kendine Yabancılaşma ve İçselleştirilmiş Savunmasızlık
Küçüklüğünden beri sessiz, uyumlu ve sakin kalması emredilen kadın için kendine yabancılaşması ve öz savunmasının kırılması bir birikim sürecidir. Bu tarz dış bir gücün kadınları daha utangaç ve içine kapanık bireyler olmaya itmesi kaçınılmazdır. Her zaman büyüklerin — ki bu büyükler çoğunlukla erkeklerdir — en iyisini bildiği, en doğru kararı vereceği düşüncesinin empoze edilmesiyle herhangi bir fikri, düşüncesi ve kendine ait kararı olmayan kadın, bu eksiklik ile öz savunmasından yani doğasından koparılır.
Bu kaçınılmazlığın ötesinde, kadın için yaşatılanlar “kaderi” hâline gelir. Bugün milyonlarca kadın; eşinden, babasından, erkek kardeşinden ve akrabalarından gördüğü baskıyı ve eril tahakkümü değiştirilemez bir kader olarak içselleştirmiş, bu kabullenişin gölgesinde özgürlükle bağdaşmayan, köleliğe yakın bir varoluşu sürdürmektedir. Sistemin de yardımcı olmayıp işleri daha kötüye saracağına emin olan kadın, “kaderine” uyumlu yaşamaya itildiği gibi bu hayata uygun yaşamaya çalışır ve bunun sonucunda pasif karakterde kadınlar yaratılır. Ucunda kadın kırımı, şiddet ve huzursuzluk gibi olguların mevcut olduğunun farkında olan kadınlar için öz savunma gücünü bulmak imkânsız hâle gelmiştir. Yaşamın olmazsa olmazı ve tüm canlılarda görülen savunma mekanizması, eril tahakkümün sonucunda kadınlardan yok edilmiştir. Bu içsel mekanizmanın bu denli kırılması, beraberinde yeniden kurulumunu da zorlaştıracak bir konuma getirir.
Aşk-sevgi gibi zaaflar da kadının öz savunmasının yıkılmasında büyük rol oynayan etkenlerdir. Kapitalist modernite ve devlet aklının verdiği zarar kadar bu manipülatif duygu da kadının öz savunmasının yok edilmesinde rol oynayan mevcut ögelerden biri hâline gelmiştir. Aşk adı altında kadın, birçok haksızlık hakkında sessiz bırakılmış, aileyi ve huzuru sağlama bağlamında susturulmuş; bunun sonucunda zamanla kendine yabancılaşmış, ne istediğini bilmeyen bireyler hâline getirilmiştir. Gerçek sevginin yok edildiği çağımızda, yapay bir olguda aşkı bulduğuna inandırılmış ve pasif, öz savunmadan yoksun bireyler ortaya çıkmıştır. Düşmanına âşık olan kadının öz savunma refleksi bu şekilde psikolojik düzeyde sönümlenir — fakat sebepler bunlarla sınırlı değildir.
İdeolojik Dikensizleştirme
Milliyetçilik ve dincilik gibi ideolojiler, kişilerde beraberinde cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı davranışları getirir. Birbirleriyle iç içe geçmiş bu nefret kökenli düşünceler, asıl gerçeği ve sorunu gizleyip insanları körelten devlet mekanizmalarıdır. Kadın da bu araçların kurbanı olmaktan kaçamaz ve ucunda ona zarar veren bu ideolojileri destekler. Milliyetçilik, kadını asıl sorun olan ataerki ve bunun yarattıklarından uzaklaştırıp “üstün ırk” olgusu ile tüm sorunları masum halklardan sorumlu tutar ve kadın bu yolda o halkın kadınlarına da zarar verir. Andre Dworkin’in “Sağcı Kadınlar” kitabında bahsettiği “Kadınlar, bazı kadınları feda ederek kendilerini kurtarmayı amaçlarlar, ancak yalnızca tüm kadınların özgürlüğü herhangi bir kadını koruyabilir” olgusu, milliyetçi kadınlar için söylenebilecek uyumlu bir analizdir. Öyle ki her kadının içinde bulunmadığı bir özgürlük arayışı sonucunda tüm kadınlar zarar görür ve bu arayış bir amaca ulaşamaz. Aynı şekilde erkeğin onaylayacağı bu ideoloji ve onu benimseyen kadın, herhangi bir şiddet anında — ki bu kesimlerde kadına yönelik şiddet oranları çok daha yüksektir — öz savunma bilincinden yoksun bırakıldığı için ne kendini koruyabilecek ne de maruz kaldığı durumu bir saldırı olarak tanımlayabilecek konumdadır. Desteklediği bu ideolojiler onu manipüle eder ve kadın, gördüğü şiddet için sunulan manipülatif bahanelere inanır; çünkü din önemlidir, tanrı böyle emretmiştir, erkek vatanını korur, eve ekmek getirir ve şiddet göstermesi normaldir. Kadın yalnızca pasifleştirilmekle kalmaz; zamanla öz savunmasını kıran aktif taşıyıcılarla zihinsel bir uyum içine girer, onları destekler ve bu süreçte kendi kırılmasının farkında olmayan bir ortağa dönüşür.
Dikenin Geri Alınması: Ne Yapılmalı?
Öz savunmayı yeniden örmek, öncelikle onu kıran sebepleri anlamaktan, ardından onları çözümlemekten geçer. Eril tahakkümün yarattığı içe kapanma ve kendine yabancılaşmanın aşılması ise her şeyden önce bir zihniyet dönüşümünü gerektirir. Doğasından koparılan kadının kendini yeniden bulması, bu örgünün ilk ve en temel halkasıdır. Bu noktada örgütlenme ve kadın arkadaş ilişkileri kritik bir önem arz eder. Örgütlü kadın dinler, öğrenir, paylaşır ve sonucunda daha güçlü, kendini tanıyan ve başkalarının da deneyimleri ile olgunlaşan kişilere dönüşür. Kolektif bir yapı, bireysel farkındalıktan çok daha güçlü bir zihniyet dönüşümünü başarabilir. Jineolojî’nin önerisi olan Xwebûn (kendin olma) bilinci de bu noktada kendine yabancılaşmaya resmen bir antitezdir. Kişinin kendi gerçekliğinin ve kendini gerçekleştirebileceğinin farkında olması durumudur. Okuyan ve tarihini araştıran kadın, ona karşı tasarlanmış ve inşa edilmiş özel savaş politikalarını ve geçmişteki kadınların bu politikaları nasıl öz savunmaları ile yendiğini görerek kendine ders çıkarabilir. Bu bağlamda jineolojî sahiplenilmeli ve daha geniş kitlelere yayılmalıdır. Kadının tarihini katman katman açan bu bilim dalı, öz savunmanın da bilimidir. Xwebûn yani kendin olma paradigması, zorluklar karşısında daha güçlü duran, kendini köleleştiren sisteme boyun eğmeyecek, onun taşıyıcısı olmayacak kadınlar yaratacaktır.











