İnsan yapısı gereği doğa ile uyumlu olması gerekirken, doğa üzerinde bir iktidar oluşturarak onu bir nesne ve kendini de bir özne olarak görmeye başladı. Bu durum insana, dolayısıyla tüm topluma kendi hakikatini unutturmaya başladı. Tükettikçe tüketti, üretirken dahi tüketti. Sonunda Ajan Smith’in dediği gibi parazitleşmeye başladı.
Hakikat arayışında insanlık tarih boyunca farklı yöntemler denemiştir. Bunlar mitolojik, dini, bilimsel ve felsefi olarak sayılabilir. Elbette insanlık bu süreçte bazı cevaplar da bulmuş ve bunları somut biçimlerde de ifade etmiştir. Herhalde en çok kullanılan yollardan biri de sanattır. Bu yazıda sinemadan yola çıkarak insanın hakikatine yaklaşmayı deneyeceğiz.
Sinemayı, İtalyan kuramcı Ricciotto Canudo’nun popülerleşen Yedinci Sanat tanımından hareketle ele alarak şöyle ifade edebiliriz:
“Sinema; resim, heykel, mimari, müzik, dans ve edebiyatın bir sentezidir. Diğer altı sanat dalının sunduğu imkanları bünyesinde toplar ve onlara ‘zaman’ ile ‘hareket’ boyutunu ekler.”
Elbette ki toplumun tarihsel olarak tüm üretimlerini bir meta haline getirerek kullanan kapitalizm, sinema gibi bir alanı da kendi endüstrisi haline getirmekten geri durmamıştır. Hakikatin güzelliği de şu ki ne kadar üstü kapatılmak istense de, ne kadar yok sayılmaya çalışılsa da o bir şekilde kendini göstermekten asla geri durmuyor. Tabii görmek isteyen için…
Bu yazıda çoğu insanın izlediği, izlemediyse de ismini bir kere duyduğu bir film olan 1999 yapımı Matrix filminden toplumun hakikatine bir bakış yakalamaya çalışacağız. Filmi izlemeyen arkadaşlar yazıdan önce veya sonra filmi izleyebilir.
Yazının çıkış noktasını oluşturan sahneye geçmeden önce, ilgili diyaloğu doğrudan aktarmak yerinde olacaktır. Morpheus’un yakalanarak sorgulandığı bu sahnede Ajan Smith, insanlığı doğayla kurduğu ilişki üzerinden değerlendirir ve onu bir virüse benzetir:
“Sana bir sır vermek istiyorum Morpheus. Buradayken bir tür vizyon gördüm. Sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken fark ettiğim bir şey. Aslında sizin memeli olmadığınızı anladım. Bu gezegendeki her memeli, çevresindeki doğa ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyor. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve kaynaklar tükenene kadar çoğalıyorsunuz, çoğalıyorsunuz… Hayatta kalmanızın tek yolu başka bir bölgeye yayılmak.
Bu gezegende aynı yolu izleyen bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musun? Virüs.”
Bu konuşma dünyayı ele geçiren yapay zeka Ajan Smith ile insanlığın kurtarıcısını bulmak için Nebukadnezar adlı gemisi ile robotlara karşı savaşan bir komutan olan Morpheus arasında geçer. Geminin adının neden bu olduğunu arkadaşlar araştırırsa derin anlamlarla karşılaşacaktır. Ajan Smith insanları parazit tarzı yaşam sürdüren virüslere benzetir, hatta canlılık sınıfı olan memelilerden çıkarır. Çünkü memeliler doğa ile uyumlu bir denge içinde olmasına karşın insanlar bulunduğu alanı tüketir ve çoğalır, ta ki tüm kaynaklar tükenene kadar. Günümüz toplumuna baktığımızda gerçekten de Ajan Smith’in haklı olduğu noktalar olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Peki insan da doğanın bir parçası iken nasıl oldu da bu duruma geldi?
Aslında cevap aşikar değil mi? Kapitalizm…
İnsan yapısı gereği doğa ile uyumlu olması gerekirken, doğa üzerinde bir iktidar oluşturarak onu bir nesne ve kendini de bir özne olarak görmeye başladı. Bu durum insana, dolayısıyla tüm topluma kendi hakikatini unutturmaya başladı. Tükettikçe tüketti, üretirken dahi tüketti. Sonunda Ajan Smith’in dediği gibi parazitleşmeye başladı. Toplum kendi hakikatinden uzaklaştıkça hem doğa ile hem de kendisiyle olan ilişkisinde yabancılaşmaya başladı.
Şimdinin dünyasına bakalım. Sınırsız üretimle endüstriyalizm, doğanın nasıl etkileneceğinden bağımsız, sadece azami kar odaklı hareket ediyor. Kapitalizm her şeyi, insanın kendisini dahi, bir meta olarak görerek pazarlıyor, satıyor ve satın aldırıyor. Her çıkmaza girdiğinde de yürütme aparatı ulus devletle yeni savaşlar çıkarıyor. Sonucunda halkların, bütünen insanlığın kıyımı gerçekleşiyor. Doğa ise her defasında bir darbe daha alıyor. Hegemonik güçlerin bu durumu artık meşrulaştırma ihtiyaçları bile kalmıyor. Güç dengesizleştikçe kaotik gerçeklik açığa çıkıyor ve tüketim zirveyi görüyor.
Tarihe baktığımızda doğaya karşı kurulan iktidar ilk önce kadına, sonra emeğe ve en sonunda da bütünüyle insanlığa karşı kuruluyor. Hatta bir hipotez olarak uzay savaşlarının başlayacağı noktada tüm evrene karşı bir iktidar kurulmaya çalışılacaktır. Çünkü kapitalizm her gün biraz daha çelişkilere boğuluyor, boğuldukça da yeni sömürü alanları aramaya başlıyor.
Peki yaşam böyle mi olmak zorunda, doğayla uyumlu eşit ve özgür bir yaşam biçimi yok mudur?
Var elbette. Toplumsallaşmak…
Öyle soyut bir noktadan da algılamamak gerekir. Toplumsallık nedir, nasıl olur diye sorulacak olursa; ekolojik bir ekonomi, komünal bir yaşam ve demokrasi ile olacak diyebiliriz. Bu kavramları açarak ilerleyebiliriz.
Ekolojik bir ekonomi elektrikli araba, plastiğin geri dönüşümü gibi kapitalizmin yalanları ile gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Öncelikle ihtiyaç kadar, tekelleştirmeden yerelden, doğadan olanı tekrar doğaya verebilecek şekilde üreterek gerçekleştirebilir. Doğa ile olan özne-nesne ayrışmasını kırarak bir demokratik anlayış geliştirerek, ne insandan aşağı ne de insandan bağımsız tutmayarak gerçekleştirebiliriz.
Komünal yaşamı, toplum organizmasının bir hücresi gibi hem bütünün bir parçası hem de kendi içinde bir dengesi olan bir birim gibi görerek toplumu ahlaki ve politik anlamda örecek bir yapı taşı olarak değerlendirebiliriz. Bu sayede sınıflaşan, kendi içinde iktidar odakları kuran, erkek egemen zihniyetin içinde yaşadığı faşizan, sömürücü ve liberalizmden beslenen bu anlayıştan kurtulup gerçek manada hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir özgürleşme ve demokratik bir anlayış kazanılabilir.
Elbette tüm bu saydıklarımız demokrasi olmadan gerçekleştirilmesi pek mümkün olmayan durumlar. Çünkü problemin kendisi, yani insanın parazitleşme serüveni, halihazırda bu demokratik yaşam anlayışından kopması ile başlıyor. Doğaya karşı bir hükümdar konumuna geçmeye, kadını köleleştirmeye, emeği sömürmeye başlamasıyla başlıyor.
Doğa ile olan diyalektiğin demokratikleşmesi, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin demokratikleşmesi yani eşit ve özgür bir hal alması, toplumun demokratikleşmesi manasına gelmektedir. Bu kavramların daha fazla derinleştirilmesi ve parazit olmak istemeyen herkesin yoğunlaşması gerekiyor.
Son cümle olarak şuna çıkabiliriz: Kapitalist modernitede tükettikçe, iktidarlaştıkça parazitleşiyor; demokratik modernite inşasında mücadele verdikçe, ürettikçe insanın hakikatine yaklaşıyor, yani toplumsallaşıyoruz.
Ramazan Sevlim










