Biz Kürtler diğer pek çok halka göre dezavantajlı olarak dünyaya geliyoruz. Yeryüzünün cenneti vatanımızda “vatansız” olarak yaşamaya mecbur bırakılmışız. 1. Dünya Savaşı sonrası dünyayı yeniden dizayn eden dönemin egemen güçleri (İngiltere, Fransa) Orta Doğu’yu tabiri caizse cetvel ile paylaştılar. Kürdistan dört parçaya bölündü; güneyi Irak’a, kuzeyi Türkiye’ye, doğusu İran’a, batısı ise Suriye’ye verildi. Hepimiz bu sömürge ülke koşullarında doğuyor, bu koşullardan payımıza düşeni yaşıyoruz.
Gözlerimi Serhat bölgesinde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak açtım dünyaya. Çocukluğuma dair hatırladığım tek şey babam ile kuzulara süt vermekti. Sonrası okul serüvenim başlıyor; sömürge durumu ilk burada kendini gösterdi. Yedi yaşıma kadar iletişim dilim olan Kürtçe yerine Türkçe benim eğitim dilim olacaktı. Bir eğitim yılı boyunca ancak “ürtmenim tuvalete gidebilir miyim” cümlesini öğrendik. İyi kötü bu cümleyi öğrenip kendimi ifade edebildim ama arkadaşlarımın çoğu kendini ifade edemediği için gerekli ihtiyaçlarını karşılayamadıklarına da şahit oldum. Bunun gibi birçok örnek her Kürdün travmasıdır.
Sonrası ortaokul için YİBO’lara yönlendirildik. YİBO genellikle Kürt bölgelerinde açılmış yatılı sözde eğitim kurumlarıdır. YİBO’da eğitim görmüş bir Kürt çocuğu olarak ben YİBO’ları askerî kışla olarak görüyorum. Çünkü orada öğretmenler birer eğitmen gibi değil, bizlere Türklüğü aşılamak isteyen birer kışla komutanı gibi yaklaşıyorlardı. Sömürge durumunun en ağır halini burada yaşadım. Sisteme karşı ilk çıkış ve mücadelem de burada başladı.
Sistemin ilk tokadını daha 13-14 yaşında yemiş oldum. Bir tarih dersinde adını hiç unutmayacağım Kütahyalı faşist bir hocanın yaptığı Atatürk güzellemesine karşı, daha önce abim ile amcamın Atatürk üzerine konuşmalarını sınıfta aktardım: “Atatürk anlattığınız gibi biri değil!” dedim. Bunun üzerine öğretmen beni tahtaya çıkardı ve var gücüyle tokadı yapıştırdı. Bunu bana pedagoji eğitimi almış, eğitimin tarafsızlık ilkesi doğrultusunda hareket ettiğini söyleyen sözde eğitimci yaptı. İlk aydınlanmam böyle başladı. Tabi daha sonra öğrendim ki YİBO’lar Kürt bölgelerinde en önemli asimilasyon merkezleri olarak kurulmuştur.
İlk arayışlarım lise döneminde başladı. Arkadaş grubu içinde birbirimize “Siz Kürtçe falan şeye ne diyorsunuz” diye sorardık. Zamanla artık kendi aramızda Kürtçe konuşma kuralını koyduk. Bunu da sisteme karşı ikinci karşı çıkışım olarak görüyorum.
Lise sona doğru sisteme karşı ilk eylemim örgütlü mücadele ile tanışmama vesile oldu. Kaldığımız devlet yurdunda 50’ye yakın arkadaş grubu ile yurt sorunlarını düzeltmek için yürüyüş ve oturma eylemi düzenledik. Bu kadar etkili olacağını düşünmedik aslında, yürüyüş sonrası oturma eylemimizi bitirmek için ilk defa karşımızda polis ve zırhlı araçlar gördük. Sonrasında Özgür Gündem’den arkadaşların bizimle röportaj yapması ile mücadeledeki yerimizi almış olduk. Tabi eylemimiz sonuç verdi, koşullarımız iyileştirildi.
Lise bitti, üniversite için hazırlık başladı. Tabiri caizse aile boğazından kesti, dershaneye gönderdi; her Kürt ailesi gibi okusun, bizim gibi sefalet çekmesin diye her fedakârlığı yaptılar.
Sonrasında üniversite süreci başladı. Arayışlarım beni Kürt ve Kürdistan hakkında okumalara yönlendirdi. Politik olarak okuduğum ilk kitap Mehrdad R. İzady’nin Kürtler adlı kitabı idi. Sonrasında farklı okumalar da yaptım. En son okuduğum Kasım Engin’in Tarih Şimdidir – Kürdistan Tarihine Özlü Bir Bakış kitabı benim politik çizgimi belirleyecek ve hayatımı öncesi ve sonrası diye ikiye ayıracaktı.
Üniversitede ilk aylar etrafı tanımakla geçti. Sonrasında girdiğim arayışlar beni Özgürlük Hareketi ile temas kurmaya yöneltti ve kendimi üniversite gençlik yapılanması içinde buldum. Kürt gençlerini bilinçli görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Herkes o kadar canla şevkle çalışıyordu ki, kendi kendime diyordum: Bu istek ve bu arzu ile çok yakında ülkemizi özgürleştireceğiz. İşte her Kürt genci gibi benim de amatör devrimci girişimim böyle başladı.
Bu girişim, varlığını Kürt yokluğu üzerine inşa etmeyi şiar edinmiş devlet zihniyetine karşı meşakkatli bir mücadelenin başlangıcı olacaktı. Bizden önceki nesillerin yürüttüğü amansız mücadeleyi sürdürmek ve anılarına sahip çıkmak gerekiyordu. Özgürlük Hareketi’nin çıkışıyla devletin asimile etmeye çalıştığı halkın çocukları itiraz ediyor, reddediyor, kendi benliğini arıyordu. Bu asimile edemediği halkın çocuklarına karşı devletin nefretini daha da büyütüyordu. Hâliyle gençlik üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu.
Gençlik çalışmalarına başlamam, üç yılı aşkın devam eden “çözüm süreci”nin bitirilmesine denk geldi. Devlet çökertme planı çerçevesinde Kürt Özgürlük Hareketi’ni bitirmeye karar verdi ve elinden geleni ardına koymadı, tüm Kürdistan’ı bir savaş alanına çevirdi. Nusaybin, Cizre, Gever, Sur başta olmak üzere aylarca sürecek bu çatışmalar travması yıllarca sürecek vahşetlere sahne olacaktı. Cizre’de bodrumlarda yakılan üniversiteli gençler, cesedi bir hafta boyunca sokakta kalan Taybet Ana, keskin nişancı tarafından katledilen ve vücut bütünlüğü bozulmasın diye annesi tarafından derin dondurucuda saklanmak zorunda bırakılan Cemile…
Bu vahşetler karşısında kıyametin kopması gerekirken tüm dünya bu vahşete sessiz kaldı, bu zulme bir şekilde ortak oldu. Bu çatışma sürecinde büyük kayıplar verildi, onlarca şehir yerle bir oldu, yıllarca emekle inşa edilmiş örgütlü yapılar çalışamaz hale geldi. Hep bize anlatılan “90’lı yılların” bir benzeri yaşandı.
Sonrası Kürdistan bir sessizliğe büründü; bilinçli her insanı derinden etkileyen bir sessizlik, herkesin içinde fırtınalar kopartan bir sessizlikti.
Türkiye adeta üstü açık bir cezaevine dönüştü. Devletin tüm aygıtları toplumu baskılamak için iktidarın tasarrufuna bırakılmıştı. İktidar da sonuç almak için bu nimetten son damlasına kadar yararlanmak istedi. Muhalefet edecek yapılar tamamen sindirildi, ne muhalefet ne sivil toplum kaldı, toplum tamamen karanlığa mahkum edilmeye çalışıldı.
Bu gidişattan rahatsız olan bilinçli Kürt öğrencileri bulundukları her yerde korku duvarlarını yıkıp yeniden örgütlenme çalışmalarına başladılar. Biz de bulunduğumuz yerde, ilkin yakın çevre olmak üzere örgütlenme çalışmalarına başladık. On on beş kişi ile başladığımız günlerden yüzlere binlere ulaştık. İki yılı (2016’nın sonu ile 2018’in başı) aşkın sessizliğe bürünmüş Kürdistan’da binlerce gencin sloganlarla Amed’de bulunan bir toplantı salonunu titretmesi tüylerimizi diken diken etti. O an dedik: Evet, ölü toprağı üstümüzden atıyoruz.
Gençliğin bu toparlanması büyük bir moral oluşturdu. Devlet çökertme planının başarısız olduğunun farkındaydı, Kürt halkı da umutsuzluğa kapıldığı bu süreçte gençliğin ayağa kalkışını sevinçle karşıladı. Bu toparlanma Kürdistan’ı ve Türkiye metropollerini harekete geçirdi. Gençliğin öncülüğünde çalışmalar gelişti, her yerde yeniden örgütlenmelere gidildi.
Bu hareketlilik devleti harekete geçirdi, baskıyı artırdı. Gözaltı furyaları, soruşturmalar ardı ardına geldi. Devlet aynı yöntemle farklı sonuç almak istedi ve aynı sonuçlarla karşılaştı. Çünkü ekilen direniş tohumları, her fırsatta yeşeriyor, olgunlaşıyor, yeniden tohum veriyor; öyle ölümle, baskıyla bitmiyor. Tıpkı o süreçten önceki süreçlerde olduğu gibi sonraki süreçte de yaşanan bu oldu ve bugüne gelindi.
Son aylarda artan gözaltı operasyonlarından sonra büyük umutlarla gittiğim üniversite serüvenini 4. sınıfta sonlandırdım. Malum tüm kaynakları savaşa harcayan Türkiye ekonomisi 3. sınıf ülkelerin de gerisine düştü. Üniversitede bir halkın yükünü almaya çalışan bir genç olarak şimdi de bir ailenin yükünü taşıyacaktım.
Hayali üniversite okuyup Kürt öğrencilerini eğitecek olan bir Kürt gencin hakikati, Türkiye metropollerinde inşaat işçiliği oluyor. Kürdistan’da iş imkanları bilinçli bir şekilde oluşturulmuyor, yoksul Kürt gençleri Türkiye metropollerine yönlendiriliyor. Kürdistan’ı boşaltmak, Kürtleri Türkiye metropollerine yerleştirmek resmi ideolojinin planlı bir programıdır. Memleketten Türkiye metropollerine yani gurbete gidip çalışan gençler zamanla bu gelgitten bıkıp yerleşmeye başlıyor.
Bu da devletin planının bir parçası olarak orada erimelerine ve kültürel bir kopuş yaşamalarına zemin hazırlıyor. Metropollerde ana dilinden, kültüründen ve toprağından uzaklaşan Kürt gençleri, farkında olmadan asimilasyon kıskacına alınıyor. Ancak her şeye rağmen bu kısırdöngüyü kırmanın yolu, nerede olursak olalım kimliğimize sahip çıkmaktan ve örgütlü bir bilinçle varlığımızı sürdürmekten geçiyor.
Kürde düşen yine mücadele: planların farkına varmak, boşa çıkarmak için mücadele etmek.
Mücadele ile kalın.
Derwêş Lalîxan










