Althusser’in teorisi, 20. yüzyıldaki siyasi hareketleri tıkayan o dar ekonomi odaklı bakış açısını yıkarak, geleneksel Marksizmin katı kurallarından kesin bir kopuşu ifade eder. Toplumdaki her şeyin sadece ekonominin bir yansıması olduğu yönündeki eski anlayışı reddeder. Bunun yerine, toplumu kendi içinde karmaşık bir “yapılar yapısı” olarak yeniden tanımlar. Bu değişimin merkezinde “üstbelirlenim” kavramı yatar; yani toplumsal olaylar sadece tek bir ekonomik sorunun değil, farklı seviyelerdeki birçok çelişkinin bir araya gelmesinin sonucudur. Bu bakış açısı, siyasete ve ideolojiye kendi etkileri ve kendi gelişim hızları olan bağımsız bir alan tanır.
Devamında Althusser devletin baskıcı gücü ile ideolojik araçları arasında bir ayrım yaparak iktidar kavramını genişletir. Devletin ayakta kalması sadece zor kullanmasına değil, aile ve okul gibi kurumlar aracılığıyla gizlice inşa ettiği zihniyete bağlıdır. İdeoloji, insanlara seslenerek onları adeta “çağırır” ve farkında bile olmadan sistemin mantığına hizmet eden itaatkâr bireylere dönüştürür. Dolayısıyla üstyapı dediğimiz alan, artık sadece ekonominin pasif bir sonucu değil, aktif bir mücadele alanıdır. Bu durum, siyasi faaliyetlerin neden zihniyet değişimine odaklanması ve toplumsal kurumları geri kazanmayı temel bir savaş olarak görmesi gerektiğini açıklar. Toplumu “tahakküm altındaki bir bütün” olarak görerek, ekonominin değişimin tek itici gücü olmadan diğer unsurları eninde sonunda nasıl belirlediğini daha iyi kavrayabiliriz. Bu yaklaşım, günümüzdeki baskı ilişkilerini tam olarak anlamak için mevcut durumu çok iyi okumamızı gerektirir.
Althusser’in yapısalcılığı, devletin insanları nasıl boyunduruk altına aldığını harika bir şekilde çözümler ama iş kurtuluşa gelince yetersiz kalır. Tarihi “öznesi olmayan bir süreç” olarak tanımladığı için, bireyleri sadece sistemi omuzlayan pasif taşıyıcılara indirger. Özne, devletin ideolojik araçları sayesinde önceden belirlenmiş bir role hapsedilir ve böylece tamamen sisteme tabi kılınır. Ancak onun bu yaklaşımı büyük bir boşluk yaratır: Devletin nasıl köle yarattığını zekice açıklar ama kendi ayakları üzerinde duran, özgür bir iradenin nasıl ortaya çıkacağını söylemez.
Tam da bu noktada, devlete ve tahakküme karşı yeni bir yaşamı, yeni bir insanı var etme mücadelesi veren Kürt özgürlük hareketinin “Kişilik devrimi” anlayışıyla ele almak gerekir. Sistemin bizi birer etki ya da sonuç olmaya mahkum eden yapısını kırmak için, devletin aklı dışında işleyen ahlaki ve politik bir toplumu yeniden inşa ederek kendi özneliğimizi geri kazanmalıyız. Bunun yanında, bilimi insani değerlerden tamamen arındırma çabası, insanları sadece yapısal birer detaya indirgeyen ruhsuz, teknokratik bir boşluk yaratır. Bilimsel titizlik elbette vazgeçilmezdir, ama bilginin ahlaktan bu kadar koparılması, ezilenlerin yaşanmış isyanlarını ve çığlıklarını görmezden gelen soğuk bir bilim yaratma riski taşır. Gerçekten dönüştürücü bir fikrin, ahlaki bir duruşu ve vicdanı bilimsel sürece yeniden dahil etmesi gerektiğine inanıyorum.
Bilim boşlukta üretilmemelidir; temelde ahlaki ve insani bir tarafı olmalıdır. Toplumu dışarıdan, soğuk bir şekilde analiz etmek yerine bilgi, hayatı geri kazanmanın bir aracı olmalı ve tarih biliminin aslında anlamaya çalıştığı insanlığa karşı sorumlu kalmasını sağlamalıdır.
Althusser’in 1968 sonrası yaşadığı değişim, eski yapısalcı fikirlerinin çökmesiyle birlikte derin bir geri çekilmeyi ifade eder. Sağlık sorunları nedeniyle bizzat yaşayamadığı Mayıs 1968 olayları, 1960’larda kurduğu siyasi projelerin temellerini yıkan teorik bir deprem etkisi yaratmıştır. Bu parçalanma ve derin hüzün dönemi, Althusser’i kendi teorik saplantılarıyla sert bir şekilde yüzleşmeye itti. Erken dönem çalışmalarındaki o soğuk bilimsel mesafenin, düşünceyi halkın canlı yaşamından koparan bir canavara dönüştüğünü fark etti. Teoriyi “teori içinde sınıf mücadelesi” olarak yeniden tanımlayarak, entelektüel çabanın sadece bir şeyler üretmek değil, bir savaş alanı olduğunu kabul etti.
En parlak öğrencilerinin onu devrimcilikten çok devlet memurluğu yapmakla suçladığı ayrılık, bu değişimi daha da hızlandırdı. Althusser ideolojik araçlar üzerinden devleti analiz ederken, öğrencileri devletin bir an önce yıkılmasını istiyordu. Bu gerilim sonunda onu “rastlantısal materyalizm” ya da karşılaşma materyalizmine yöneltti. Eskiden tıpkı Newton’un fizikte yaptığı gibi toplumda da değişmez kurallar bulmaya çalışıyordu. Ama tıpkı kuantum çalışmalarından öğrendiğimiz doğrultuda elektronların tahmin edilebilir yollar yerine rastgele hareket etmesi gibi, Althusser de tarihin kesin kurallardan çok (ona göre) şans eseri karşılaşmalarla ilerlediğini anladı.
Burada metafizik tartışması belki de tekrardan önümüze çıkıyor. Kierkegaard’ın dediği gibi inanç, bazen mantığı bir kenara bırakmayı gerektirir ve zihnimiz olayların arkasındaki mantığı çözemediğinde, değişime olan inancımızı kaybetme riski yaşarız. Althusser’in rastlantılara yaptığı vurgu çok önemlidir, çünkü salt mantığın sınırlarını kabul eder. Bu durum bize şunu söyler: Geçmişte olanları Newton gibi kesin bir şekilde analiz edebiliriz ama gelecek, sadece akılla ayakta tutulamayacak bir tür inanç gerektiren, öngörülemez karşılaşmalar olmaya devam edecektir.
Althusser’in yürüttüğü tartışmalar ve düşünce dünyasının vardığı son nokta bu topraklarda var olmuş ya da olmaya çalışan devrimci mücadele pratikleri açısından da bizlere bir şeyler söyleyebilir. Örneğin; Kürt Özgürlük Hareketi’nin 60-70’li yıllarda ortaya çıkmış diğer bütün devrimci hareketlere nazaran nasıl toplumsallaşabildiği tartışması süregelir. Ana akım anlayış, Özgürlük Hareketi’ni ve halk direnişini oldukça nesneleştiren bir yerden Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların hareketin kitleselleşmesine sebep olduğunu ileri sürer. Başka bir anlayış da hareketin darbe sürecinde Suriye’ye çekilmesi gibi aldığı doğru stratejik kararların getirdiği bir sonuç olduğunu iddia eder. Şüphesiz bunların hepsi asla reddedilemeyecek nesnel sebeplerdir.
Peki ya ötesi? 50 yıl boyunca devrimci mücadeleye aynı inanç ve iradeyle yaklaşmak; onun da ötesinde hayatında köyünden ilk kez üniversite okumaya çıkmış gençlerin önce Kürt halkının sonra da dünyanın dört bir yanından devrimcilerin özgürlük umudu olması salt onların 1980’in başında aldığı bir karara bağlı olabilir mi? Daha da eskiye dönelim. Marx’ı Kapital gibi bir eseri yazmaya kadar getiren sürecin en başında Marx, sermaye ilişkilerini çok iyi analiz eden bir insan olmak için mi yola çıkmıştı yoksa erken yazılarında anlamaya çalıştığı üzere “yabancılaşan” insanın özgürleşmesi amacıyla mı?
Her genç politik anlamda özneleşirken gördüğü bir ya da birden fazla haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe midesi bulandığı, sinirlendiği için özneleşir, bu özneleşme itkisi büyük resmi harika okumaktan gelmez asla. Fakat dünyadaki eşitsizlik ilişkileri ya da çelişkileri idrakımız somutlaştıkça biz de kendimizi iyice küçük görürüz; zaman ilerledikçe o kadar küçülmüşüzdür ki Althusser’in işaret ettiği yerden devletin ideolojik aygıtlarının çizdiği alanların ötesine geçemeyen ama çok eskilerde mücadele etmesi gerektiğine kanaat getirdiği için geleneksel mücadele alışkanlıklarının “çağırdığı” ölçüde hareket eden insanlara döneriz.
Velhasılı kelam, bizim Althusser’den çıkarmamız gereken iki şey var. İlki, bize özgür olmayı imkansızmış gibi gösteren koşulları bir kenara atıp, bize isyan edip “bu dünya değişmeli” dedirten tılsımımızı geri kazanmak ve mücadelenin düştüğü “soğuk” materyalist anlayıştan çıkmaktır. İkincisi ise bu tılsımın metafizik gücü ile olmayan nesnelliği ısıtıp ona bizi özgür kılacak şeklini vermektir.
Jiyan Bahadır








