Sabah başka bir olayla uyanıyor, öğlen başka bir gündemle karşılaşıyor, akşam ise bambaşka bir tartışmanın içinde buluyoruz kendimizi. Dijital dünyada her şey bu kadar hızlı akarken, yaşananların ağırlığını gerçekten hissedip hissetmediğimiz bile belirsizleşiyor. Olan biteni görüyor, paylaşıyor, tepki veriyoruz; ama çoğu zaman durup düşünmeye fırsat bulamıyoruz.
Bu durumda biz politik gençler olarak; bu hızın içinde mücadele kişiliğimizi ne kadar koruyabiliyoruz? Ya da onu ne ölçüde yaşayabiliyoruz? Toplumsal olaylara karşı geliştirdiğimiz politik refleks gerçekten bize mi ait, yoksa dijital akışın belirlediği sınırlar içinde mi şekilleniyor? En can alıcı soru ise şu: Verdiğimiz tepkilerin ne kadarı gerçekten kendi duygu ve düşüncelerimizi yansıtıyor?
Dijital medya, ilk bakışta bilginin kısa sürede erişilebildiği, insanların sesini duyurabildiği bir zemin gibi görünse de zamanla tepki vermenin kendisine dönüşmüş durumda. Şüphesiz sanal medya kendi başına negatif bir durumu ifade etmez; özünde nötr bir araçtır. Yani kullanım biçimine göre olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirilebilir.
Ancak günümüzde sanal medyanın insanın duygu ve düşüncelerine, hatta bütün yaşamına olan etkisinin büyük ölçüde negatif olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Olumlu yanlarını göz ardı etmemek lazım; ama gerçeklikle bağın kopması, yani sosyal hayatın sanallaşması, insan yaşamında yeni bir kırılma noktasına işaret etmektedir. Sanallık, bir bakıma insanın hayal gücünün ve idealizminin modernite kalıpları arasında sıkışıp kalmış bir yanılsamasıdır.
Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor Adorno’nun meşhur “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” sözü, ”Sanal hayat, gerçek yaşanmaz” biçiminde de okunabilir. Bence bu ifade, hakikatin yalın bir yorumu olabilir.
Öyle ki, bir olaya ilişkin paylaşım yapmak, çoğu zaman yeterli bir karşılık gibi algılanıyor. Oysa paylaşım yapmak, o olayla gerçek bir bağ kurmak ya da sorumluluk almak anlamına gelmiyor. Tam da burada “tıklama aktivizmi” dediğimiz durum devreye giriyor. Yaşanan olaylara karşı fazla çaba sarf etmeksizin beğenmek, retweetlemek ya da “sen de ekle” tarzı şablon hikâyeler paylaşmak, gerçek politik katılımın yerini almaya başlıyor. Toplumsal vicdan, kolektif bir süreç olmaktan çıkıp dijital bir görünürlük/yanılsama pratiğine dönüşüyor.
Bugün mücadele etmek, geçmişe kıyasla çok daha görünür; ancak aynı zamanda çok daha yüzeysel bir hâl almış durumda. Özellikle acı, öfke ve yas gibi kolektif tepki gerektiren duygular sanal medyada hızla tüketiliyor. Büyük bir olay yaşanıyor, kısa süreli bir gündem oluşuyor ve ardından başka bir konuya geçiliyor. Hatta günün sonunda birer “caps” (mizah içerikli görsel) malzemesine dönüştürülüyor.
Öte yandan dijital dünyadaki hız, yaşananlar üzerine düşünmeyi ve olaylar arasındaki bağlantıları kurmayı zorlaştırıyor. Her şey tekil olaylarmış gibi algılanıyor; sorunların arkasındaki yapısal nedenler görünmez hâle geliyor. Sürekli akan haberler ve içerikler, bireyin durup düşünmesini de engelliyor. Bir meseleyi anlamaya çalışırken yeni bir krizle karşılaşıyoruz. Bu durum, bizi olan biteni yalnızca izleyen bir konuma itiyor. Tepki, sürekliliği olan bir tutum olmaktan çıkıp anlık reflekslere dönüşüyor.
Günümüzün hızla tüketilen dijital kültürü, bireyin mücadele kişiliğini ve toplumsal olaylara karşı geliştirdiği politik refleksi aşındırıyor. Öfke kısa süreli bir etkileşime, yas birkaç saatlik bir gündeme, dayanışma ise bir etikete indirgenebiliyor. Hissetmek ile harekete geçmek arasındaki bağ zayıflıyor.
Bu durum yalnızca bireysel bir dikkat dağınıklığı sorunu değildir; aynı zamanda çağımızın iletişim ve üretim biçimleriyle yakından ilişkilidir. Dijital platformlar, kullanıcıyı sürekli etkileşim hâlinde tutmak üzere tasarlanmıştır. Algoritmalar uzun süreli düşünmeyi değil, hızlı tepkiyi ve anlık katılımı teşvik ediyor. Böyle bir yapıda politik refleks de kaçınılmaz olarak hızın ve görünürlüğün mantığına göre şekillenmeye başlar. Tepki içerik üretimine, dayanışma etkileşim oranına, politik duruş ise dijital temsile indirgeniyor.
Bu indirgeme süreci, mücadeleyi bir pratik olmaktan çıkarıp bir performansa dönüştürme riskini taşıyor. Çünkü dijital alanda var olmak çoğu zaman yeterliymiş gibi görünüyor. Oysa politik özne olmak yalnızca görünmek değil; süreklilik göstermek, bağ kurmak ve kolektif bir güç inşa etmektir. Hızın ve tüketim kültürünün belirlediği sınırlar içinde kalındığında, mücadele de bu sınırlar içinde anlam kazanır. Bu nedenle mesele yalnızca neye tepki verdiğimiz değil, nasıl ve hangi zeminde tepki verdiğimizdir.
Sözün özü, eğer mücadeleyi yalnızca paylaşım ve görünürlük düzeyinde yaşamaya devam edersek, kendi pasifliğimizi meşrulaştırmış oluruz. Sistem tam da bunu istiyor: Öfkelenen ama harekete geçmeyen, konuşan ama örgütlenmeyen, tepki veren ama risk almayan bireyler. Mücadele kişiliği konforla bir arada var olamaz.
Ya dijital akışın içinde eriyip giden bir izleyici olacağız ya da hızın dayattığı bu yüzeyselliği reddedip gerçek bir politik duruş geliştireceğiz. Aksi hâlde yalnızca gündemi takip eden ama tarihsel akışa etki edemeyen bir kuşak olarak kalacağız.
Rojin Çiftçi










