HABER MERKEZİ–Toplumlar, üzerinde doğdukları toprakları bir anneyle çocuğunun ilişkisine benzetmişlerdir. Ki, insanlık tarihinin uzun bir evresinde de insan toplumu, doğayla ilişkisini de anne çocuk ilişkisi olarak sürdürmüştür. Dolayısıyla aynı coğrafik alanlarda yaşayanlar da soy zincirinin halkaları gibi kendilerini kardeş olarak tarif etmişlerdir.
Doğru zamanda ve doğru yerde söylenen her sözün toplumsal karşılığı da oluşur. Lenin, Ekim Devrimini başlatırken “bütün iktidar Sovyetlere” sloganını attığında tıpkı bizde olduğu gibi çok yoğun tartışma da üretmişti. Kimileri “erken bir slogan” olarak tartışırken kimileri de “zamanının geçtiğini” söylemişti. Onun üzerine Lenin “ne bir gün geç, ne de bir gün erken” diyerek “tam da bütün iktidarın Sovyetlere geçmesini” savunmuş ve öyle de olmuştu.
Elbette buradan anlamamız gereken şeyin devrimin niteliği değil, zamanlamanın önemi bizi ilgilendirmektedir. Toplumsal mücadeleler bakımından zamanlama her halükarda kendisine uygun bir önem arz etmiştir. Bu önem ardı sıra gelenlerin herhangi bir tercihleri değil diyalektiğin de temel yasalarından biridir. Yani, doğa da ve toplumda gerçekleşen nicel birikimin nitel dönüşümü diye tarif edilen devrim anı anlamına gelmektedir. Diyalektiğin “nicel birikimin nitel patlaması” yasasıdır. Değişim mutlaksa ki, “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” denerek diyalektiğin bu yasasının gücü ortak bir kabule de dönüşür.
Farkında olalım veya olmayalım hayatımızın her anı bu yasaya göre işler. Bir bardak çay demleyebilmek için çaydanlığa biraz su doldurur ateşin üzerine koyar bekleriz. Ta ki, çaydanlıktaki suyun ateşten emdiği ısının yüz dereceye kadar çıkması için bekleriz. Çaydanlıktaki su yüz dereceye ulaştığında kaynama da başlar ve biz o suyla çay demleyebiliriz. Ya da sabah güneşinin yeryüzünü ısıtmaya başladığı anda yeşil bir yaprak üzerinde olgunlaşmış ve yaprağı kemiren bir tırtıl gözünüze ilişir. Tırtılın o anki yeşilliği ilginizi çeker ve siz onu izlerken birden gözünüzün önündeki tırtıl, kocaman beyaz bir kelebek olur ve uçar. Tanık olduğunuz o ana bile inanmak istemezsiniz. Çünkü an’ın içinde yeşil bir tırtıl yok olmuş ve kocaman beyaz kelebek ise uçup gitmiştir. Ardında ise “halüsinasyon gördüm” diye kendi kendini kandırma kalır. Ama o an, gerçekte yaşanmış, olmuş bir andır.
Tıpkı tarihteki Kürt-Türk kardeşliği gibi. Kardeşlik gerçekliğinde de halüsinasyon yoktur. Çünkü aynı anne ve babadan doğmuş herkes bir kardeşlik gerçeğine de sahiptirler. Biyolojik oluş zamanlarının farklılığından dolayı ortaya çıkan büyüklük-küçüklük; ya da daha sonraki edinimlerle ortaya çıkan zenginlik-yoksulluk bile bu hakikati hiçbir zaman değiştirememiştir. Toplumsal gelenek ve ahlak açısından aynı anne ve babadan olanlar yani aynı karından doğanlara “karındaş” denmiş; zaman içinde “karındaş”lık günlük yaşam diline kardeş olarak aktarılmıştır. Annenin aynı babanın farklı olması durumunda ya da tersinden babanın aynı annenin farklı olması durumunda ise “üvey kardeşlik” tanımlanmasına gidilmiştir. Ama burada ısrarla bir kan bağı takip edilmiştir. Kan bağının geriye doğru bütün halkaları da bu oluş haline uygun olarak “öz” veya “üvey” ekleriyle bağlantılar kurulmuştur.
Toplumlar, üzerinde doğdukları toprakları bir anneyle çocuğunun ilişkisine benzetmişlerdir. Ki, insanlık tarihinin uzun bir evresinde de insan toplumu, doğayla ilişkisini de anne çocuk ilişkisi olarak sürdürmüştür. Dolayısıyla aynı coğrafik alanlarda yaşayanlar da soy zincirinin halkaları gibi kendilerini kardeş olarak tarif etmişlerdir. Doğal toplumda soy zinciri anne etrafında oluştuğundan dönemin çekirdek örgütlenmesi olan klan örgütlenmelerinin birbirine yakın klanları aynı zamanda birbirlerinin “kız kardeşler klanları” olarak tanımlanmıştır. Kabile formunda da birbirlerine yakın kabileler birbirlerinin kardeş kabileleri olmuşlardır. Bu anlamda soy zincirinin bütün halkaları “kardeş” kavramı üzerine inşa edilmiştir. Sadece bir inşa olarak da değil, aynı kandaş yapıları bir arada tutacak dil ve kültür farklılıklarıyla birlikte ahlaki ve etik değerleri de onlarla birlikte gelişmiş ve her biri kendi içerisinde oluşturdukları dil ve kültüre bağlı olarak etnik bir kimlik de daha üst bir formda tekleşmişlerdir. Nasıl ki aile kavramı anne, baba ve çocukların ortak formu ise her etnik kimlik de içerdiği aşiret, kabile ve klan topluluklarının toplamını ifade eder. Kardeşlik ahlakının hakim olduğu yerde toplumsallık, toplumsallığın yaşandığı yerde de özgürlük var olmuştur. Doğal toplum veya demokratik uygarlık toplumu olarak tarif ettiğimiz toplumlar kardeşlik ahlakının gücünden aldıkları ilhamla tarihin en uzun aşamasında özgürce yaşamayı başarmışlardır. Onun için de kardeşlik kavramını kutsamışlar ve kendilerini bu kutsallıklar etrafında yaşatarak bugünlere getirebilmişlerdir.
Oluş için ikinci bir ilke ise bir şeyin zamanı varsa, mutlaka o oluşun bir de mekanı vardır, ilkesiyle tanışırız. Bir oluş için mekandan bağımsız zaman, zamandan bağımsız da mekan olamaz. Her ikisi birbirinde kendilerini tamamlayarak var oluş da somutluk kazanırlar. Dolayısıyla ister doğanın kendisinde olsun isterse toplumsal hakikatin kendi birikiminde oluşsun her oluş, sıkı bir biçimde mekan ve zamana bağlıdır. Zamandan ve mekandan yoksun hiçbir şey yoktur. Zaman ve mekandan bağımsız şeyler gerçekte olmayan, moda deyimle “sanal” yaratımlardır.
“Halklar kardeştir” derken bir bütün evreni, dünyayı veya daha dar anlamda içinde bulunduğumuz ekosistemi tek bir anne olarak varsayarız. Onun için “dil farkı bilmeyiz, din farkı bilmeyiz, sanki doğduk bir anadan” dizeleri de bu gerçeği haykırırlar.