HABER MERKEZİ- İnsan, doğası gereği dayanışan ve yaşamı paylaşan bir varlıktır. Tarihin önemli bir kısmını topluluklar halinde yaşamış, avını bölüşmüş, tarlasını birlikte sürmüştür. Bu anlamda komünal yaşam, insanın ilk ve özüne en uygun yaşam biçimi olmaktadır.
Komünal yaşam, üretim ve tüketimin ortaklaştığı, ihtiyaçların toplumun çıkarları doğrultusunda karşılandığı bir yaşam biçimidir. Toprak, su ve emeğin ortak iradenin kontrolünde olduğu ve eşitçe paylaşıldığı yaşamdır. Ekonomik bir modelden öte, bir yaşam felsefesidir. Sofrada ekmeği bölüşmek, iş yerinde omuz omuza çalışmak, sevinci ve hüznü paylaşmaktır.
Komünal yaşam tarihin belli bir aşamasında yaşanmış ve özlemle anılan bir yaşam değildir. Başta günümüzde hakim olan liberal yaşam tarzı olmak üzere, tarihe damgasını vurmuş ortaçağın feodal ve ilk çağın köleci yaşam biçimlerine paralel olarak hep sürdürülmüş bir yaşam tarzıdır.
Kapitalist sistemin dayattığı liberal yaşam, insanları bencilliğe mahkum ederek toplumsal değerlere karşı yabancılaştırmaktadır. Herkesin kendi çıkarını düşündüğü ve topluma karşı duyarsızlaştığı bu yaşam, insanlığın özüne ters bir yaşamdır. Oysa toplum halinde varlığımızı ancak komünal yaşayarak, paylaşarak sürdürebiliriz.
Bugün, bulunduğumuz her yerde ortak üretim ve paylaşımı esas alarak, kendi komünlerimizi kurmak hepimizin ortak hakkı ve sorumluluğudur. Bu bilinç ve duyguda olan insanlar olarak, Sisteme teslim olmak yerine, onun içinden ona karşıtlık temelinde kendi yaşamımızı örgütleyebiliriz. Her şeyin alım satım konusu yapıldığı bu düzen kaderimiz değildir.
Bu nedenle demokratik komünal yaşam bir ütopya değil, zayıflatılmış olsa da varlığını sürdüren bir gerçektir. Gelecek toplum, sermayeciliğin değil, paylaşımın; bencilliğin değil, dayanışmanın toplumu olacaktır.