HABER MERKEZİ- Direnişin meşruiyeti konusu hukuktan tutalım siyasete, felsefeden tutalım ahlaka kadar farklı alanlarda çokça tartışılan ama sürekli saptırılan bir konu olmaktadır. Teorik boyutta belli bir yere kadar ortaklaşılsa da pratikte hep farklı yaklaşılmaktadır. Örneğin, baskıcı ve sömürücü bir güce karşı ayaklanmak, bir hak mıdır, değil midir? Hakeza ait olduğumuz bir kültürel veya etnik gruba yapılan bir saldırıya karşı durmamız ve bu kapsamda direnmemiz ne kadar meşrudur? Bu sorular oldukça önemli ve cevaplanması gereken sorulardır.
Batığımızda, sadece insanın değil, bütün canlıların kendi varlık ve özgürlüğünü savunmak adına sahip oldukları bir savunma güdüsü ve sistemi vardır. Ele geçmemek için kendini paralayan bir hayvandan tutalım, dikenleriyle kuşanmış bir bitkiye kadar belli ki evrendeki bütün varlıkların bir savunma güdüsü ve tedbiri vardır. Meşru savunma da diyebileceğimiz bu olgu insanda da aynı güdüye dayanmakla beraber kültürleşmiş, kural ve ölçülere bağlanmış bir boyut kazanmıştır. Her canlının savunma güdüsü olduğunu belirttik. Bu anlamda varlık veya özgürlüğünü korumak adına her bireyin ve topluluğun da direniş hakkı vardır.
Toplumsal direniş, süreklilik kazanmış ve belli kurallar doğrultusunda varlığını ve özgürlüğünü savunma faaliyetidir. Yani belli bir anlayışa dayanan bir yaşam duruşudur. Hangi koşullarda direnmek gerekir, nasıl direnmek gerekir ? Tüm bu konularda farklı yorumlama biçimleri ortaya çıkmıştır. İşte direnişin meşruiyeti tam da bu noktada gündeme gelir. Tek cümleyle söylersek, zorun devreye girdiği yerde direniş meşru hale gelir. Bir toplumun, baskı karşısında hukuki, demokratik ya da barışçıl çözüm yolları tükenmiş ve başka seçenekleri kalmamışsa, o toplum için direniş bir zorunluluk haline gelir. Bu durum, direnişi meşru kılar. Direnmemek ise kendi varlık ve özgürlüğünden vazgeçmek ve dolayısıyla her tür saldırıya, baskı ve sömürüye açık hale gelmektir. Toplumsal direniş olmaksızın baskı ve sömürü tekellerine karşı konulabilir mi ? Açık ki tepkiler birleştirilmeden, yani toplumsallaştırılmadan başarı elde edilemez.
Toplumsal direnişler, tarih buyunca yaşanmıştır. Bir çok halk, kadınlar, gençler, inanç ve kültür grupları yaşadıkları dönemin baskı ve sömürü otoritelerine karşı direnmiştir. Zaferle sonuçlananlardan tutalım acımasızca ezilenlerine kadar tarih bu direnişlerle doludur. Bu direnişler özünde var olma ve özgür yaşama direnişleridir. İnsan kalma ve insanca yaşama ısrarının birer sonucudur. Toplumsal direnişler, sözün bittiği yerde başlayan ve sözün anlam kazanmasıyla biten toplumsal reflekslerdir. Toplumların ve insan topluluklarının meşru savunma hareketleridir.
Günümüzde bu toplumsal direniş kültürü liberal hukuk kuralları ve zor aygıtlarıyla zayıflatılıp aşındırılmaktadır. Kapitalist dünya sistemi ve onun yaşadığımız coğrafyadaki temsilci iktidarlarının bizleri her tür haksızlığı izleyen, ona rağmen kayıtsız kalan adeta yaşayan ölüler haline getirmek istedikleri bir zamanda yaşıyoruz. Yaşanan korkunç kadın katliamlarından tutalım, halkımızın yerel yönetimlerine yapılan darbelere ve gençliğe dönük her tür özel savaş uygulamasına kadar bir çok suç işlenmektedir. Hepimizin kendine ‘’ toplumsal reflekslerim’’ ne kadar güçlüdür, ben bu konuda rolümü ne kadar oynuyorum, diye soracağı bir zamandayız.
Ali Güney