HABER MERKEZİ- Kapitalizm, her ne kadar ekonomik bir sistem olarak sunulsa da, toplumsal dokuyu çözen ve geniş kesimleri yoksulluğa sürükleyen bir sömürü düzeni olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde, bu sistemin yarattığı adaletsizlikleri görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Günlük yaşamdaki çarkı okuyabilen herkes rahatlıkla yaşanan bu adaletsizlikleri görebilecektir. Bir avuç sermaye sahibinin elinde biriken servet, toplumun geri kalanına açlık, sefalet ve umutsuzluk olarak geri dönüyor. Bu açıdan bakıldığında kapitalizmin, modern dünyanın “kırk haramiler” düzeni olduğu tespiti son derece yerinde bir tespit olmaktadır.
Halk masallarında yer verilen Kırk haramiler, çalıp çırpmada nam salmış, halkı sömüren bir çeteyi temsil eder. Benzer şekilde, kapitalizm de küçük bir elitin, yani sermaye sahiplerinin, emekçilerin alın teri üzerinden servet biriktirdiği bir düzen olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye sahipleri, toplumun geniş kesimlerinden aldıkları kaynaklarla kendi çıkarlarını maksimize ederken, geride yoksul ve çaresiz bireyler bırakıyorlar.
Kapitalizmin yapısal özellikleri, bu haramilerin yöntemlerini andırıyor. Sermaye birikimi, toplumda derin yaralar açarak ekonomik eşitsizliği körüklüyor. Bu durum, çoğu zaman toplumun değerlerini ve insani ilişkilerini de tahrip ediyor. Emekçilerin emeği üzerinden oluşturulan zenginlik, bir sömürü mekanizması haline geliyor. Kapitalizm, bireyciliği teşvik ederken, toplumsal dayanışmayı yok eden bir yapıya sahip. Bu da bireyleri yalnızlaştırarak toplumsal bağları koparıyor.
Kapitalizmin bir diğer yıkıcı etkisi ise doğaya yönelik saldırısıdır. Doğal kaynaklar acımasızca tüketiliyor, ekosistem tahrip ediliyor ve gelecek nesillerin yaşamı tehlikeye atılıyor. Kar hırsı, dünyanın sınırlarını zorlayarak doğayı bir tüketim nesnesi haline getiriyor. Ekolojik dengeyi tehdit eden bu sömürü düzeni, insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.
Kırk haramilerin yağmaladığı köylerde yarattıkları kaos ve yıkım, kapitalizmin doğurduğu toplumsal adaletsizlik ve çevresel tahribatın yanında devede kulak kalır. Bu sistem, sadece ekonomik değil, ahlaki bir çöküşü de beraberinde getiriyor. İnsanlar arası rekabet, bireyciliği ve tüketim kültürünü besleyerek, toplumu adım adım parçalar. Bu parçalanmanın bedelini en çok emekçiler, yoksullar, gençler ve kadınlar ödüyor.
Ancak bu sömürü düzeni de tıpkı diğer tüm sistemler gibi mutlak değildir. Daha da ötesi büyük zor aygıtları ve günlük siyasi oyunlar olmadan ayakta durması en zor sistemdir. Bu nedenle alternatif bir model ile ve gerekli toplumsal mücadele olması durumunda aşılması da bir o kadar meşru ve mümkün bir sistemdir. Gerçek özgürlük, yalnızca bireylerin değil, toplumun bütünü için sağlanacak adaletle mümkündür. Toplumsal yapının yeniden inşası için kooperatifler, kolektifler ve öz yönetim gibi yapılar büyük önem taşımaktadır. Yerel toplulukların ihtiyaçlarını önceleyen ve kar amacı gütmeyen bir ekonomik sistem, toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Bu sistemde, insanların kendi kendini yönetebilmesi ve karar alma süreçlerinde aktif rol alması esastır. Böylece, adaletin ve eşitliğin sağlanması mümkün hale gelecektir.
Ekolojik dengeyi koruyan ve doğayla barışık bir toplum inşa etmek de esastır. Doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesi, geleceğin garantisi olacaktır. Bu yeni düzen, insanların hak ettiği gibi yaşayabileceği, doğayla uyumlu ve dayanışma temelli bir toplum yaratmanın yolunu açabilir.
Sonuç olarak, bu sistemin eleştirilmesi, anlaşılması ve değiştirilmesi gerekiyor. Ekonomik eşitsizliğe karşı sesimizi yükseltmek, alternatif toplumsal düzenler için mücadele etmek, adil bir dünya için atılması gereken adımlardır. Bugün, bu mücadelede yer almanın belki de tam zamanıdır.
GENÇ KALEMLER…