HABER MERKEZİ- Geleneksel toplum algısında dedikodu kadına ait görülürdü. Halen de büyük oranda öyle görünüyor. Geçmişte kadının tandır başı, pınar başı faaliyeti ve paylaşımı, olarak değerlendirilirdi. Dedikodunun kadına mal edilmesini eleştirenler, bunun esasta erkeğin kahvehane kültürünü ifade ederek değerlendirdiler. Hayat bulduğu yer ve durum itibariyle bunların her biri doğruluk payı taşıyabilir. Ancak dedikodunun toplumsal karşılığını doğru tanımlamak önem taşıyor. Dedikodu esasta örgütsüz, ölçüsüz, çözümsüz, toplum ve bireylerin dilidir, tarzıdır. Dedikodu aynı zamanda sevgisizliği, karşıtsızlığı ifade eder ve üretir.
Örgütlü zeminlerde de dedikodu bir karşıtlık, bozgunculuk faaliyetidir. Örgütlü yaşamın altına dinamit koyma anlamına gelir. Örgütlü ortamlarda yaşamış olanlar çeşitli süreçlerde bunun örnekleriyle mutlaka karşılaşmışlardır. Bunun en tehlikeli biçimi dedikodu kültürü veya kültürsüzlüğün örgüt zeminine, geniş toplum kesimlerine yayılması ve bir alışkanlığa, ifade tarzına dönüşmesidir.
Ülkemiz toplumsal, siyasal yaşamında, halihazırda en çok sorgulamayı hakkeden konulardan biridir. Kendisi bozgunculuğa, kaosa yol açtığı gibi bunun sonucu olarak da yaşanıyor. Bu dilin politik zeminlerdeki toplum içindeki yaygınlığını daha içerdeyken fark etmiştik. İçeriye yani zindana kadar yansıyan bir bozulma kayma hali olarak tanımlanabilir. Bu dil, krizli, zorlu süreçlerde yoğunlaşarak öne çıktı. 2016-17‘lerle beraber tahripkarlığını belirginleştiren bir yaygınlığa, meşruluğa ulaştı. Bu dili ve tarzı kullananların pozisyonu veya gerekçesi farklı farklı olsa da, ortaya çıkardığı sonuç benzer ve bozucuydu. Bazıları muhatap bulamamışlığın, daralmışlığın ve çözüm üretememenin derdiyle bu dile yöneldi. Bazıları güç olarak gördüğü devrimci otoriteyi eleştirmenin dayanılmaz hafifliğine kapıldı. Kendini daha iyiymiş, daha demokratmış gibi hissettiren bu dili kullandı. Kimileri eleştiri adına , kimileri zemin bulmuşken, kimisi de amacı temelinde bilinçli olarak geliştirdi. Yaygınlaştırdı. Bu dili içeriye kadar yansıtan insanların dikkatini mevcut duruma çekmeye, görebildiğimiz kadarıyla göstermeye çalıştık. Sistemin dolaylı etkilemesi ve yönlendirmesi bir yana subjektif olarak bu durumun gelişmesinde rol oynamaması mümkün değildi. Bizzat devrimci demokratik mücadele yürüten, buna öncülük eden bireylerin bu dile ortak olup, aynı tarzı yürütüyor olması, bu gerçeği değiştirmiyor. Ama daha vahim kılıyor. Bu dil ve tarz bazı birey ve kesimler şahsında niyetleri ne olursa olsun bir karşı faaliyete ve karalama çalışmasına dönüşüyordu. Zira niyet değil “yaşam kişiliğin aynasıdır” niyetten bağımsız olarak dedikodu provakatif bir faaliyettir.
Aslında geçmişte mücadele zeminlerinde bunun çözümlemesi oldukça geliştirilmişti. Dile gelen her sözün, kurulan her cümlenin, amaçla bağının kurulması gerektiği belirtilmişti. Kurduğumuz cümle kendi yaşam felsefemizi ifade etmiyor, amacımızı işaret etmiyorsa, sistemin yeniden üretimine hizmet eder. Söylenen söz, yapılan değerlendirme amaca bağlanmamışsa, çözümü hedeflemiyorsa , özgürlük ilkelerini- felsefesini esas almıyorsa, muhatabına hitap edilmiyorsa; kim tarafından ve hangi niyetle ifade edilirse edilsin, dedikodu olur. İsterse bunu bir yönetici, ya da yönetim topluluğu dile getirmiş olsun anlamı ve oynayacağı rol değişmeyecektir. Bunu bir ölçü olarak yaşam kültürü olarak örgütsel-ahlaki ilke olarak ele almak ve yaşamsallaşmasının gereğini yapmak, büyük önem taşımaktadır. Dedikodunun tehlike ve tahribatlarından uzak durmanın, kurtulmanın yolu budur. Bu nedenle devrimci demokratik mücadele zeminlerinde kendini ifade etme, eleştirme, öneri yapma imkanı ve kanallarının olması, muhatapla temas etmenin mümkün olması, her çaba ve faaliyetin ortak iradeye ait görülmesi, çerçevesi ve esasları belirlenmiş alaniyetin olması büyük önem taşır.
Tüm bunlar toplumsal demokrasiyi, demokratik komünal kültürü ifade ettiğinden, aynı zamanda inşa anlamına da gelir. Demokratik toplum inşası, demokratik birey inşası, eğitim gerektirir, ikna gerektirir, örgütlenme gerektirir. Hesap sorma, hesap verme çerçevesinin netliğini gerektirir. Ve tüm bunlar devrimci inancı, samimiyeti, kararlılığı ve devrimci cesareti gerektirir.
Devrimci mücadele, demokratik toplum inşası salt söylemle, bazı bilgileri öğrenmekle; bazı ezberleri, sloganları tekrarlamakla geliştirilecek başarılacak bir gerçeklik değildir. Bu nedenle kendini eğitmek, birbirini eğitmek, inşa etmek, kendi ve dışıyla çizgi mücadelesi yürütmek büyük önem taşır. Geçmişin samimi devrimci yoldaşlığını özleyenler, adil, aleni, demokratik temiz bir mücadele ortamı isteyenler, eksikliği dışlarında görme rahatlığından vazgeçip bunları önce kendilerinde, sonra ortamlarında yaratmaları gerektiğini bilmelidirler. Kendisini durdurduğu yerde alışkanlık ve anlayışlarıyla sürdürürken dışından bunları istemek ve beklemek samimi bir yaklaşım olmadığı gibi gerçekçi de değildir. Her birimiz aynı düzeyde yanılmamış, bozulmamış olabiliriz. Ama bozulmuş zeminde yaşamak, kirlenmiş havayı solumak onu değiştirip-dönüştürmemiş olmak yeterli bir bozulma, kirlenene ortak olma emaresidir. Önce derdimizi, sorunumuzu kabul etmek, sonra gerçeklikle anlamak, sonra samimiyet ve gayretle yaklaşmak… Aydınlık bir yaşam felsefesi ve perspektifine sahip olanların çözemeyeceği, aşamayacağı hiçbir şey yoktur. Yeter ki inanalım gerçekçi ve hakikatli olalım.
Genç Kalemler…