Anadilinde eğitim hakkının reddi, yapısal bir hak ihlali olmanın ötesinde, toplumsal barışın önündeki en kalıcı engellerden biri hâline gelmektedir. Barış, en çok da eğitimin dilinde başlar. Anadilinde eğitim hakkının tanınması bir “lütuf” değil; eşit yurttaşlığın ve kalıcı barışın zorunlu koşuludur.
Cumhuriyet tarihi boyunca süreklilik gösteren ve gerek politik gerekse toplumsal yaşam içerisinde barış ve demokrasi mücadelesiyle en fazla iç içe geçen konulardan biri, anadilinde eğitim hakkıdır. Çünkü anadilinde eğitim hakkı, bir yandan Türkiye Devleti’nin halkların inkârı, asimilasyonu ve hatta imhasına dayanan politikalarıyla doğrudan ilişkiliyken; diğer yandan bu politikalara maruz kalan halkların varlık mücadelesinin, direnişinin ve asimilasyona dayalı devlet politikalarına karşı yürüttüğü mücadelenin temel referanslarından biridir.
1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile genel çerçevesi çizilen Türkiye Devleti’nin anadilinde eğitim hakkına yaklaşımını oluşturan resmî politika, 1982 cunta Anayasası ile pekiştirilmiş ve günümüzde hâlâ sürdürülmektedir. Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca eğitim politikalarında sürdürülmeye çalışılan tek tipleştirme, özellikle kültürel anlamda halklar üzerinde bir baskı aracı olarak yoğun biçimde hissedilmiş; bu inkârcı asimilasyon politikaları aynı zamanda bir devlet geleneği olarak kendini sürekli yeniden üretmiştir.
Çünkü eğitim, devletlerin ideolojik aygıtlarından biridir ve iktidarlar açısından bir inşa sürecidir. Günümüzde yükselişini sürdüren ulus-devlet ideolojisi ve kapitalist modernite; toplumun politik inşası ve sermayeye sağlayacağı iş gücü temelinde antidemokratik eğitim sistemlerini güçlendirerek tekçi, militarist, cinsiyetçi ve türlü unsurlarla kendini kalıcı kılmayı hedeflemektedir. Türk Eğitim Sistemi de bu ideoloji doğrultusunda şekillenmiş; demokratik, barışçıl, cinsiyet ve her tür eşitlikçi eğitimi yok saymış, çok kültürlü ve çok dilli eğitim sistemini tehlikeli görerek politize etmiştir.
Kürt halkı başta olmak üzere halkların anadilinde eğitim hakkı yok sayılmış; eğitim, asimilasyoncu politikaların bir aracına dönüştürülmüştür. Bu durum, halklar arası eşitsizliği derinleştirmiş; eşit yurttaşlık talebi ile toplumsal barışın önünde büyük bir engel hâline gelmiştir.
Oysa anadili, bireyin dünyayı anlamlandırdığı, düşünce yapısını geliştirdiği ve kimliğini şekillendirdiği en temel unsurdur. Anadili yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda her birey ve dolayısıyla toplum için kimlik, yurt, kültür, hafıza ve çok daha ötesidir. Bu nedenle anadilinde eğitim hakkı, yalnızca pedagojik bir gereklilik değil; evrensel bir insan hakkı, halkların tarihsel varlığının, kimliklerinin ve kolektif hafızalarının tanınmasıdır.
Anadilinde eğitimi temel bir insan hakkı, pedagojik bir gereklilik, toplumsal barışın ve eşitliğin koşulu, demokratik bir toplum inşasının en önemli ayağı olarak görmek yerine “güvenlik sorunu” olarak ele almak, sorunu çözümsüz bırakmaktır. Anadilinde eğitim hakkının reddi, yapısal bir hak ihlali olmanın ötesinde, toplumsal barışın önündeki en kalıcı engellerden biri hâline gelmektedir. Barış, en çok da eğitimin dilinde başlar. Anadilinde eğitim hakkının tanınması bir “lütuf” değil; eşit yurttaşlığın ve kalıcı barışın zorunlu koşuludur.
Demokratik bir toplum, çocuklara hangi dili unutmaları gerektiğini değil; hangi dillerle birlikte yaşayabileceklerini öğreten bir eğitim sistemiyle mümkündür. Dolayısıyla gerçek ve kalıcı bir barıştan söz edilecekse, bunun en temel ayaklarından biri anadilinde eğitim hakkının tanınması ve güvence altına alınmasıdır.
Dünya deneyimleri de bunu açıkça göstermektedir. Ruanda’da soykırımın ardından geliştirilen barış müfredatları, çocuklara empati ve geçmişle yüzleşme becerisi kazandırmayı hedeflemiştir. Kolombiya’da FARC ile yürütülen barış sürecinde eğitim, uzlaşma komisyonlarının temel araçlarından biri olmuştur. Kuzey İrlanda’da ise Katolik-Protestan ayrışmasının aşılmasında ortak tarih anlatıları ve çok kültürlü programlar belirleyici bir rol oynamıştır.
Bugün pek çok ülkede anadil temelli çok dilli eğitim modelleri uygulanmaktadır. Dünyadaki alternatif modellerin yanı sıra Rojava’da geliştirilen çok dilli eğitim modeli, eğitim hakkına insan hakları temelli bir yaklaşımın bölgesel koşullarda nasıl somutlaşabileceğine dair önemli bir örnek sunmaktadır. Bu deneyim, anadilinde eğitimin bir hakkın ötesinde, demokratik bir toplumun kurulmasında vazgeçilmez bir unsur olduğunu da göstermektedir. Müfredat; halkların kültürlerini, tarihlerini ve hafızalarını kapsayacak biçimde düzenlenmiş, cinsiyet eşitliği, toplumsal katılım ve ekoloji gibi ilkelerle bütünleştirilmiştir.
Dolayısıyla her çocuk için demokratik, ekolojik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim bir haktır ve mümkündür. Demokratik toplum inşasının, barışın ve toplumsal entegrasyonun tartışıldığı bu tarihsel süreçte, anadilinde eğitim hakkının tanınması kalıcı bir barışın inşasında temel adımlardan biri olacaktır. Dünyadaki barış deneyimleri de açık biçimde göstermektedir ki anadilinde eğitim, barışın kalıcılaşmasının en kritik unsurlarından biridir.
Anadilinde eğitim çoğu zaman daraltılarak “pedagojik ve kültürel bir talep” olarak sunulsa da, gerçekte eşit yurttaşlığın, demokratikleşmenin ve barışın temel koşullarından biridir. Devletin tekçi dil anlayışı, özellikle çok dilli ve çok kimlikli toplumlarda yalnızca pedagojik bir sorun yaratmaz; aynı zamanda siyasal dışlanma, toplumsal yabancılaşma ve yapısal çatışma üretir. Bu nedenle barış süreçleri, eğitim alanını ve dili merkezine almak zorundadır. Dilin inkârı, çatışmanın yeniden üretilmesi anlamına gelirken; dillerin tanınması barışın kurumsallaşmasını mümkün kılacaktır.
Simge Yardım








